Pazar, Aralık 23

uzun hikâye



BİRİNCİ BÖLÜM

Yine kendimi bu odanın içinde, ayakta dikilirken buldum. Ne zaman bir şeyi hatırlamaya çalışsam kafamın içinde dolanan bir tilkiyle köşe kapmaca oynuyorum. Pofuduk kuyruklu, sevimli, kızıl bir tilki bu. Kafamın içini dolduran onca eşyaya, kelimeye, şarkıya, hatta orada burada sıkışıp kalmış ıslık notalarına ve insanlara ve suretlere değmeden aralarında görünüp görünüp kayboluyor. “İşte şurda! Kuyruğunu görür gibi oldum…” diyip o yana gidiyorum, çok geçmeden az ötede bir başka cismin, belki bir telefon numarasının ardında beliriyor. Bu kez hemen o yöne seyirtip tilkiyi görmeye çalışıyorum. Ama ben varır varmaz kuyruğu yine az ötede, tahrik edecek kadar yakın bir şeyin ardında belirip kayboluveriyor. Yine kaçıyor, yine beliriyor. Bir şey var biliyorum, böyle olmaması gerekir. Bir eksiklik var. Böyle değildi vaziyet, eminim. Düşünüyorum, düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum. Adım adım takip ediyorum. En sonunda bir köşede kıstıracağımdan emin oluyorum. Hatırlamaya çalıştığım şey elle tutulurcasına somutlaşıyor. Sanki bir kutu birayı kavrar gibi ele geçireceğim… Tam… Tam o anda işte bu odanın içinde buluyorum kendimi. Sanki gizli bir kapak açılıyor ve bu odaya düşüyorum. Öylece dikiliyorum metruk odanın içinde. Yüzlerce kapısı, koridorları, salonları olan bir ev burası, biliyorum. Ama hangi kapıyı açsam bu odaya çıkıyor. Bu odanın bir oda değil de evin tümü olduğuna inanmamı istiyor sanki birisi. Sonra dank eder gibi oluyor… “Lan oğlum belki de sen böyle bir evin içinde yaşıyorsundur.” Gece dışarı çıksam, sokaklara vursam kendimi, lunaparka gitsem, orada ışıklara baksam, malboralara halka atsam, sonra çıksam, mahalleleri gezsem, yürüsem sokaklarca, kaldırımlarca otursam, içsem, eşe dosta bulansam, kahvelerin buğulu camlarını silip gelip geçenleri izlesem, banliyö trenlerinde sızıp kalsam; sonrası neydi lan, neydi sonrası? Bir eksiklik var, biliyorum, böyle değildi yaşamak, yürümek böyle değildi, şurada duvara yaslanmış tahta merdiven böyle değildi eminim. Kovalıyorum, kovalıyorum ve sonrası bu oda. Mavi sabah karanlığı odası. Uzak tavanlı. İçinde kolonya ve tütün dumanı var. Duman havada asılı ince bir ağ gibi hareketsiz. Odanın içinde yıllardır komodin taklidi yapan bir sehpa var. Dandik bir sehpa. Adını bilmiyorum. Yıllar önce işsiz kalmış bir palyaço gibi kaldırım kenarına öylece atılıvermiş. Sonra biri onu kolundan tutup buraya getirmiş. Dandik olmasına dandik ama bu onun suçu değil elbette. Yaratıcısının suçu. Bu yüzden ona kızamıyorum. Aslına bakarsan komodin taklidi yaparken sevimli göründüğü söylenebilir. Çünkü kendisi de biliyor komodin olmadığını. Benim de onun bir komodin olmadığını bildiğimi biliyor. Kiraz ağacına dadanmışken suçüstü yakalanan bir velet pişkinliğiyle gülümsüyor ne zaman göz göze gelsek. Gülümsemek bulaşıdır. Ben de ona gülümsüyorum bıyık altından. Kafasının üstünde beyaz bir emaye tas duruyor. Tasın içinde bir jilet ve kıllar var. Duvarlar sehpa kadar sevimli değil. Soğuk ve depresifler. Nasıl ki eski okul duvarlarına çok yakından bakarsan haritaya dönüşür, öylece sayabiliyorum: Şurası bir göl, şurası bir ova, şu yeşil küflü yer bir ada… Kat kat giyinen berduşlar gibi tüm gömlekleri üzerinde: Yavruağızı, mavi, yeşil, krem… Kimi yerleri eski gazetelerle zamklanarak yamanmış. Bir tanesinde Hakan Şükür’ün kafa golünün fotografı var. Büyük bir han olduğunu tahmin ettiğim bu metruk yapının diğer katlarına hamallar, göçmenler, kaçak işçiler yuvalanmış. Kime, nasıl, ne zaman kira verirler hiç bilmem. Onlar binanın kendilerine ayrılan odalarında, sanki birer merdiven basamağı ya da kapı koluymuş gibi doğal bir akış içinde, binanın bir parçası olarak yaşar giderler. Çünkü insanlar onları göz önünde istemezler. Tıpkı hamamböcekleri gibi. İnsanlara karşı kalın bir kabuk geliştirdiklerini düşünürler. Geceleri şehrin tuhaf dehlizlerine tıkılırlar. Hadlerini aşacak olurlarsa telefon ahizesine yaslanan ispiyoncu bir ağız, sigara sarısı dişlerinin ardından konuşarak hemen ihbar edebilir, bir çakal tutup bunları kapı dışarı edebilir ya da bir zabıta memuru veya bir polis… Toplum derhal üstüne basıverirler hamamböceklerinin.
Hep kalın sandıkları o kabuklar da zayıf bir çıtırtıyla kırılıverir. O nedenle bu tip yerlerde kimse kimseye ilişmez. İşte şuradaki  pamuklu döşeğin içinde böbrek gibi kıvrılarak yatan adam da onlardan biri. Adı Jerzy. Polonyalı o. Dilimizi bilmez.
“Jerzy, naber, nasılsın” derim… Anlar halini hatrını sorduğumu anlamasına da bazen yanıt verir, bazen vermez. Oda benim mi, Jerzy’nin mi bilmiyorum. Sadece burada rastlaşırız işte. Ben hep odanın köşesinde dikilirken bulurum kendimi. İçeri girerim, bir de bakarım ki içeride dikilmekteyim zaten. Kendimi bekliyorum. Nöbeti devralıyorum. Kim, kimin odasına yerleşmiş bilmiyorum. Tek bildiğim burası bir bekâr odası ve ben bir bekârım. Jerzy bekâr mı bilmiyorum.

“Jerzy, evli misin sen?..” Tık yok… Jerzy evliyse o zaman bu oda belki de benimdir . Evliler bekâr odasında kalmamalı. Kalırlarsa fena... Bir kişinin değil, çok kişinin dramı var demektir. Jerzy’nin bir dramı da şu duvarlardaki çivilerden birine astığı yün içlik donu. Uzun krem rengi donun ağı eprimiş. Kimse bilmiyor Jerzy’nin içliğinin ağının eprimiş, yenmiş, yırtık olduğunu.

İşte yine sabahın kör karanlığı burada buldum kendimi. Jerzy belki de uyuyordu. Çok ağladığında dinmiş bir fırtına gibi rahat uyurdu. Uyuması ne kadar iyiyse ağlamasına denk gelmek de o denli fena oluyordu. Özellikle kış rüzgârı camlara yüklenirken ağlaması yürek burkardı. Macunları atmış giyotin pencereden çıkan ıslık sesi, Jerzy’nin düşük tondan gelen ağıltısına karışırdı. Sonra neden bilmiyorum, odaya bir piyano konçertosu yağardı ve bu genellikle Jerzy’nin memleketlisi Chopin olurdu. Lapa lapa düşen kar taneleri indikleri yerde sükunetle birer notaya dönüşür, konçertonun hüznü yerlerde tozuşan kar tanelerine karışırdı. Bu mavimtrak kar tanelerinin geometrisindeki matematik eriyerek nihayetine kavuşurken hayatına başka bir matematik; müzik olarak devam ederdi. Hiçbir kar tanesi süzülerek indiği yere tesadüfen gelmezdi. Hepsi büyük ve acıklı bir resmin, içinde yaşanan bir tür hüzünlü kartpostalın parçasını oluştururdu. Oturup bir kenarda çay içmek ve olanı biteni izlemek isterdim ama ne oturacak bir iskemle ne de avucumda sımsıcak tutacağım bülbül büzüğü bir bardak çay olurdu odada.  

Kar başlayınca Jerzy memleketindeki karlı ormanları düşünürdü. Aklına anası gelirdi. Anasının sesi… Küçükken Jerzy’nin meraklı gözleri varmış. Meryem Ana ikonasının önündeki mumları yakan annesinin ellerini izlermiş. Annesinin elleri Jerzy’nin başını kucağına yatırır, saçlarını okşarmış. Jerzy annesinin ellerinin yaşlanmasını gizli gizli izleyeceğini düşündükçe kahrolurmuş. Annesinin gözleri uzaklara dalarmış. Sesinde usulca bir türkü yanarmış. Jerzy küçükken ikisinin de sonsuza dek yaşayacağını, hiçbir zaman, asla ama asla ayrılmayacaklarını düşünürmüş. Şimdiyse 50’lerinin ortasında koskoca bir adamdı işte. Istanbul nere, Polonya nere… Ana hasretini, garibanlığını düşündükçe ağlar ha ağlardı. Titreye titreye ağlardı. Sonra pencerelerde kocaman bir göz belirirdi. Oyuncak bir evin pencerelerinden içeri bakar gibi odaya, bana bakar, sonra yağan karları ve yatağında ağlayan Jerzy’i izlerdi. Bu Jerzy’nin meraklı çocukluk gözüydü. Yaşlı Jerzy, çocukluğuna ait bu meraklı gözü görünce utanır ve ağlamayı bırakırdı. Yaşlı kendini, genç kendisinin ağabeyi olarak kabul eder, ağlarken kendine yakalanmaya utanırdı. Sert bir hareketle, yaşlı kaşlarının altındaki yaşlı gözlerinin yaşlarını elinin tersiyle silerdi. Pek az zaman sonra, berrak bir gölün ortasında suya düşen bir yüzük gibi hızlı ve yavaşça; uykunun derinliklerine inerdi. Sonra da horlamaya başlardı. Bu horultu boğazına düğümlenip kalmış kelimelerden kaynaklanıyor, uyku sırasında bir türlü temiz ve rahat soluk alamıyordu. Uzun zamandır kimseye tek kelime edebilmiş değildi. Mahalle esnafının her sabah neşeyle seslendiği bir ‘Salih Abi’si yoktu Jerzy’nin. “Saliyaabi!!!” diye bağıramazdı beş dükkan ötesine. Onlar gibi çayını şıngır şıngır karıştırıp iki lafın belini bükemez, “selamün aleyküm ve aleykümesselam” diyemez, her pazartesi yenilen futbol takımlarının muhabbetini yapıp taşak geçemezdi. Bir keresinde ekmek almak için gittiği Humbaracı Yokuşu’ndaki fırıncıyla konuşur gibi olmuştu. Ama tek kelime konuşmadan ekmeğini alıp çıkmıştı. Karadenizli fırıncı bu neidüğü belirsiz tipi, dükkâna girince her zaman yaptığı gibi baştan aşağı süzmüş, Jerzy’nin uzattığı 75 kuruşla alınabilecek tek ekmek olan içi kof somonu, yalayarak çektiği poşetin içine atıp uzatmıştı.

Jerzy paslı gırtlağından bir ses çıkabilse selam verecek, hiç olmassa kendi sesinin bir başka insana çarptığında yarattığı etkiyi görebilecek ve kendi varlığını olumlayabilecekti. Ama kendi kafa sesinden başka hiçbir sesi yoktu. Çıt çıkaramıyordu. Arada odanın içinde mırıldandığı türküler, kendi kendine konuşmaları bir başka insanla konuşmanın yerini tutamazdı. Başkasıyla konuşmayan insandaki dilsizlik, varlığı gün be gün siler, insanı büyük bir görünmezliğe dönüştürürdü. Jerzy de kendi dilsizliği içinde; ters çevrilip bir bardağa hapsedilmiş gibi camdan bir sessizlik içinde boğuluyordu. Gurbetliğin en kötü yanı işte bu dilsizliktir. Körolası kedilerin, her sabah odasının tepesinde bağıran martıların, Anadolu’da âşık kızların sevgililerine dokudukları kilim desenlerinin bile gizli de olsa bir dili vardı. Hatta Jerzy’nin pabuçlarının bile birer dili vardı. Ama Jerzy’nin dili yoktu. Gırtlağına kaçıp düğüm olmuş bir kravat gibi orada öyle durur, bu da uykularında horlamaya ve hatta boğulma öncesi irkiltilerle ansızın sıçrayarak uyanmasına neden olurdu.

Fırıncı da sanki inat olsun diye bütün konuşmayı gözleriyle hallederdi. Önce bakışlarıyla “ne geldi lan bu tip gene” derdi. Sonra her gün biraz daha ütüsü kaçan kılığına, kemer hizasından gömleğinin üstüne taşan yün içliğine bakar ve üzülürdü Jerzy için. Kendisi de yün içlik giymese, bir ortak yan bulmasa yakınlık da duyamazdı belki hiç. Belki de bir baba olduğu için böyle davranıyordu fırıncı. Mahallede tuhaf bir tipin varlığı ona ve ailesine tehdit oluşturabilir diye kaygılanıyor, Jerzy’nin yüzüne karşı katı bir ifadeyle bakıyordu. Ama Jerzy arkasını dönünce onun için üzülüyor, gözlerindeki acımasızlık bir babanın şefkatindeki kararlılığın uyandırdığı güvene dönüşüyordu. Ama insana kendisini sevme cesaretini vermeye yarayan bu güven Jerzy’nin sırtına çarpıp buharlaşıyordu.

İşte fırıncıyla Jerzy’nin hikayesi de böyleydi. Ama bu hikayenin tamamı değil. Çünkü benim de Jerzy’le geçen bir öyküm var.