Cumartesi, Mayıs 18

boşver



sevgili birsen tezer ablamız...

Pazartesi, Mayıs 13

tayyip nasıl başbakan oldu?

gençlik

Başkalarının doğrularındansa kendi yanlışlarını yap diye sana gençlik verildi.

Perşembe, Mayıs 9

vay arkadaş


güldür güldür memeler...

Cumartesi, Nisan 27

hastanede 5 gün...

Güya bugün kuş evi yapacaktım anasını satayım. Dün bir geldim hastaneye, yatırdılar. Bi bok yapasım da yok.

Perşembe, Nisan 25

anne soluğundan gelen lezzet

İnsan hayatının bir bölümünde anasının süsü olarak yaşar. Kendi tuzluk kadar bedenin henüz bir şahsiyete bürünmemiştir. Bedenin üstünde hemen hiçbir yetkin, hükümranlığın yok. Zaten mercimek kadar beyninle ne yapabilirsin ki? Bağımsız bir devlet olmayı bırak, ilçe bile sayılmazsın. Köy çeşmesi bile değilsin.

Anan seni giydirir mesela, kendi zevkine göre: Bas şuraya! Bastım. Şuraya da bas. Oraya da bastım. Bir çeker: Hoooop, yünlü bir tulumun içindesin. Kötü yanından bakarsan kilotlu çorap! Üstüne pantolon, gömlek; geçir kolunu, uzat elini, dön bakayım, çık şuraya, sar şunu, kapa kapa! Açma önünü. Hah... Bunu da tak. Mâlum hava soğuk... (Mâlum ne demek?)

Velhasıl kurcalanmadık yerin kalmaz. Altını açar, kapar, tam koşup oynarken çağırır yanına ter bezini değiştirir, saçını tarar, kıçına vurur geri yollar. Ama genellikle de okul öncesi zamanlarda, günsüz yekpare yıllarda yani, mutfak işi bitince öğle uykusu saati gelir. İşte bazen analar, yavrularını koyunlarına alıp uyurlar. Evlat kokusu denen bir şey varmış, biz anlamazmışız henüz. Anaların pek sevdiği bir şeydir bu. Alır seni koynuna, zorla uyutur. Çocuk uyur mu? Dinamo gibi...

Bu aralardan bir derelerde ben de herhalde 4-5 yaşındayım. Yine bir öğle vakti. Annem uyumuş gitmiş. Ben bir türlü uyuyamıyorum. Çünkü annemin bütün soluğu suratımdan aşağı boca oluyor. Solunmuş hava içinde soluk alınabilir mi a güzel anam? Sen zaten solumuşsun onu, suratıma suratıma gönderiyorsun. Yahu diyorum bu böyle olmaz. Bari aynı anda soluk alıp verelim. Senkronize olalım. Alıyorum bir nefes çekiyorum, çekiyorum, çekiyorum sonra annem de versin soluğunu diye tutuyoruuuuuuuuuuum. Bir de bakıyorum ki dehşet içinde o hâlâ daha nefes çekiyor. Çocuk dediğin nedir, bir sıkımlık ciğeri var. Yetişkin bir kadın öyle mi? Annem bir nefes alıyor maşallah körük gibi, bana 3 tur bindiriyor. Ben hık deyince soluk bitiveriyor. Sonra bekliyorum çaresizce anam soluğunu versin diye. Gene suratımdan aşağı solunmuş hava iniyor. Yahu solunmuş olması fena ama bir de suratım üşüyor. Zaten soluk soluğa kalmışım manyak gibi nefes almaktan, hesap kitap yapmaktan, senkronize olamamaktan; sıkıysa uyu şimdi!

Anasız, babasız büyümüş yavrucaklara haksızlık olsun istemem. O ana soluğuna hasret büyümüş ne öksüzler vardır kim bilir? Allah kimseye vermesin ister gönül ama Allah bu, veriyor işte...

Velhasıl şimdi bile, sevgilim varsa yanımda, uyurken dikkat ederim kızı nefesimle boğmamaya. Ya da "nefesimden omzu üşür mü?" diye düşünürüm. Korkarım boynu tutulur diye... *

* Sonuncuyu amma attım ulan, sanki cam açık yatıyoruz.


Pazartesi, Nisan 22

Pazar, Nisan 21

Cumartesi, Nisan 20

paletten gelen lezzet







Fikri internette gördüm. Sonra bir baktım benim evin altında, ardiyede boş-beleş paletler var. 4 teker, zımpara ve vernikle 4-5 saatte bitti iş. Allah rulo fırçayı icat edenden razı olsun.

Perşembe, Nisan 18

alkollü hikaye



Kumbaracı’da, bizim Barış’ın oturduğu apartmanın ta çatısında, kiremitlerinde oturuyorduk. Kiremitler sıcaktı. Güneş Topkapı taraflarında batıyordu . Bira ısınır, sidik gibi olur diye şarap almıştık. Şişeleri elden ele geçirip dikiyorduk. Arada bir rüzgar esiyor, gömleğime doluyor, iman tahtamı serinletiyordu. Yokuş aşağı bisikletle iner gibi... Otuzunu geçmiş beş sap için biraz fazla öğrenci tipiydi vaziyet belki. Belki de otuza hiç gelememiştik. Bilmiyorum. Şişe bana döndü. Sanki şişe değil mikrofon bana gelmiş gibi bir fırt çektim. Sonra gelecek zamana doldurulmuş bir teyp kaydı gibi konuştum öyle kendi kendime.

-           - Bazen hayatın uzun süren bir salı olduğunu düşünüyorum. Kainatın ortasında, öylesine sapa bir gün belki de sürüp süreceğim ömür. Sanki elimden gelenin en iyisini yapıp ölsem ancak çarşamba olacak. Bu yani. Öldük ulan. Çarşamba mı oldu anca?

-           - Niyet çekmek gibi mi? Kura çektik, sana çıktık kafası…

-           - He lan… Öyle. Ben salıyı çektim sanki. Az doğrulup bakıyorum, cuma gününde olanlar var işte şurada. Şurada bir pezevenk, yatında, Cumartesi her gün ona… Ne bileyim lan. Belki de bizim gibileri Salıları doldurmak için üretiyorlardır. “Aman Salılar boş kalmasın, tıkın şu hıyarları Salı’ya”. Sonra bileşik kaplar misali işte: Salı dolacak, Çarşamba dolacak, Perşembe filan derken bir grup lavuk da bir hafta önceden rezerve ettikleri Cuma’daki yerlerini alacak. 

Şişeyi devrettim. 

-          - Oğlum lan, senin âşık olasın gelmiş, dedi Göko. 

-           - Yani o da olabilir tabi moruk. Ama güzel bir şeyin olmasını bekliyor insan. Günler öyle yük vagonu gibi geçip gidiyor, ağır aksak.

-           - Öküz gibiyiz aslında. Şu tren mevzuu var ya… Bir yerde doğru. Öküz gibi bakıyoruz hayata, izliyoruz. Sanki doğru vagonu bulunca atlayacağız. Doğru bir an varmış gibi düşünüyoruz belki de. Doğru ânı beklerken tren siktir olup gidiyor işte. Korkağız bence, dedi Barış. Öyle alıştırılmışız. Otunu ye, treni izle.

-           - Aaa, iyimiş lan bu laf. “Otunu ye, treni izle.” Bunu aslında stencil yapacan. Basacan duvara… dedi Turan.

-           - Sistem eleştirisi. Sonra büyük bir uyanış başlayacak… diye taşak geçti Prodromakis gözlerini kısarak. Ki biz ona Maki derdik herkes gibi kısaca; ya da anası gibi…Aynı sistem eleştirisi çıkmazını konuşa konuşa biz de bıkmıştık aslında. Sonra bizim Günyol aldı mikrofonu eline. O da bir fırt çekti:

-           - Oğlum ben öyle ümitsiz bakmıyorum mevzuya, dedi. Sonuçta istersen Cuma’yı da yaşarsın. Kendin pişir, kendin ye… Bir Salı yaparsın kendine, Cuma’ya beş basar… Al işte… Hayvan gibi manzara var karşımızda. Boru mu? İçiyoruz dünyanın en güzel şehrinde. İstanbul’un beyaz memeli gerdanına bakarak. Kaç kişi yapıyor şimdi bunu?

-          - Ulan o da olmasa ölelim be!

-   Yok lan. Nasıl baktığınla ilgili bence, diye devam etti Günyol. Bence hayat bana doğru gelmiyor. Ben hayata doğru gidiyorum... Tren geçmiyor yani. Tren benim. Sanki bölüm bölüm, kısa öyküler gibi çuf çuf gidiyorum Tolgaaabi. Geçen öyle bir şey karalamıştım. Bir kızla, bir adam… Sigara paketinin kıçına vurup bir dal çıkarttı. Sonra devam etti… “Meğer bunlar kısa öyküymüş. İkisi bir kısa öykü oluşturuyor.”

-           - Ulan şu senin Selin hikayesini mi yazdın?

-           - Yahu Selin, Melin değil mesele. Evet, kendi ilişkimden esinlendik tabi. Ama bu ikisi baştan biliyorlar mesela ancak kısa bir öykü olacaklarını…

-           - Eee? Oğlum bir kadını kısa öykü yaşamaya nasıl ikna edicen?

-           - Ne alakası var lan, aşağılama kadınları.

-           - Aşağılamıyoruz oğlum. Kadınların kafası kısa öykü değil, masal şeklinde çalışır. Beyaz atlı prens gelir, bu zaten babasının prensesi… Doğru adamın kucağına atlar filan falan mevzuu… “At”lar diyorum bak… Dikkatini öperim. Tırnak içinde.

-           - Tırnağını yesinler oğlum öyle balta kadınlardan bahsetmiyorum ben.

Ben mikrofon gelmeden lafa girdim:
-           - Valla moruk dedim, bence kadınların birincil motivasyonu güvenlik. Güce tapıyor lan resmen bunlar. Genetik... Sonuçta ayrı bir tür bunlar. Korunma, barınma, güçlüden, zekiden üreme… Patrona vereyim, sahnedekine vereyim, ünlüye vereyim, zengin olsun, şöyle olsun, böyle olsun filan. İlk hedef de evlenmek. Yalnız kalmamak. Terk edilmemek. Bir garanti arayışı var yani. Mesela çık İstiklal’e bak. Bir sürü lavuk, kollarını kız arkadaşlarının boynuna atmış. Sanki tarlada öküz çekiyor boyundurukla. Gırtlağına kadar sarmış kolunu. Mesela bu bir davranış motifi. Çok sık görüyorum. Kadın da darlanmıyor yani, “çeksene!” filan yok. Öyle geziyor, o kolun altında, sarmalanmışlık hissiyle…

-           - Yahu konuyu nerden nereye getirdiniz amına koyim. Ne alakası var şimdi. Öküzle, tarlayla…

-           - Alla halla, kısa öykü dedin, masal dedik biz de işte. Sebebini anlattık. Ama bence kadın yerleşik düzen, erkek göçebe.

-           - Her neyse lan. Konu o değil... Bu ikisi baştan biliyorlar kısa öykü olacaklarını. İkisini topla, anca kısa öykü ediyor yani…

-           - Oğlum biliyoruz lan sizin hikayeyi. Harbi kısa öykü. Deneysel. 

-           - Yahu dur oğlum, siktirtme şimdi deneyselini. Laf anlatıyoruz.

-           - Eeeh, iyi be anlat o zaman.

-           -    İşte bunlar kısa öykü oluyorlar. Sonra öykü bitiyor haliyle. Yeni bir öykü başlıyor. Demem o ki, hayat böyle böyle kısa öyküler zinciri işte... Günyol devam diyordu. Dinledik… “Yani hayat geçmiyor. Her gün, her ay yeni bir bölüm. Biz hayatın içinden geçiyoruz…” 

Hangi hayvandı hatırlamıyorum; höpürtülü bir fırt çekildi şaraptan.

-          - Yeni bir bölüm de moruk… Öyle olunca da “ben tekim, siz hepiniz…” kafası oluyor. Yani biz de mi şimdi kısa hikayeyiz senin hayatında? Her bok böyle kısa öykü olarak, ne bileyim, dizi gibi geçip gidiyorsa, hayatında hiçbir şey birikmiyor demek, dedi Maki. Yani biz de o zaman senin hayatında bir bölümüz amına koyim. Ohh, koy koy izle!

Kahkah, kehkeh makaraları koyverdik. Ama ilginç bir tespitti harbiden. Hak verdim ben de:

-           - Hayatı diziler olarak ele almak müthiş bir yalnızlık ister barocum. Donkişot vaziyeti…
-           - E, yalnızız lan zaten, dedi Günyol. Ben öleceğim, Maki ölecek, sen ölecen, o ölecek, bu adam ölecek... Birer birer sileceğiz işte isimlerimizi. Hani şu Amelie’de vardı ya yaşlı amca. Gelmiş 80 yaşına. Telefon defteri çizik içinde. Cenazesine gidip gömüyor bir dostunu ve adını siliyor defterden. Öyle gideceğiz işte. Artık kim kimin cenazesine gelebilirse…Gelirse demiyorum bak! Gelebilirse…

Bombok olduk. Herkes kendini bu ağaçta son kalan yaprak olarak düşündü. Bir taraftan çok pis kızarmış balık kokusu geliyordu. Apartman boşluğuna bakan bir mutfak penceresinden… Serin bir rüzgar esip, hepimizi ürpertti. Ölmek sorun değil. Çam kokulu bir kutuda kendini böceklerle paylaşırsın. Sonra sen o böcekler olur, onları yersin. Sonra arkadaşların üstüne rakıydı, votkaydı, şaraptı, ne varsa onu dökerler. Kafası güzel böcekler olursun. Kökler yersin. Çiçekler olursun. Biri tutar yolar seni. Yeni sevişmiş bir kızın saçında olursun. Başkasının manitasının memelerine bakarsın; şanslıysan memesi, götü sağlamdır... Bakarsın da bakarsın, olursun da olursun hem de olmadan, bedavadan… Amma ve lâkin bakiye olmak beterdir. Çünkü o yalnızlık da değildir artık. Yapayalnızlıktır. Hani tuvalet kağıdıyla, sinekle, çiçeklerle filan konuşursun... Resimlere laf atarsın konsoldaki. “Evde ses olsun” diye radyo açarsın… “Eee, filan filan efendi?..” diye kendine hitap eder, sandalyeyi çekersin. Velhasıl içkini içersin sardunyalara bakıp.
Şimdi artık anca yarısı dolu olan çift kişilik yatakta, üstüne oturulmuş gayda gibi osuruvermenin rahatlığı içini ezer. “Keşke utanacağım bir sevgilim, karım olaydı da kalkıp uyku sersemi helada osuraydım” dersin. Yemin billah edersin hatta: ‘uykudayken kazara osurmuşum’ mazeretine sığınmayacağına… Ben bu iç hesaplarla çalkalanırken Turan lafa girdi.

-         Valla dedi, ben o kadar yalnız kalacağımızı hiç sanmıyorum. Elbet bir gün evleneceğiz. Bu karılar nasıl olsa hepimizi gömer. O zamana kadar da işte torunla tombalakla uğraşırız. 

-           - E, n’oldu şimdi diye atladı Günyol derhal. Al işte… Hepimiz yalnız kalmaktan korkuyoruz. Sonra da kadınlar güvenlik ister, evlilik ister, şunu ister, bunu ister…

-           - Oğlum, biz de yalnızlıktan korkuyoruz elbet. Ama koala gibi tutunmuyoruz. Çanakkale gibi işte... Taaruz başlayınca kimi siperde kalır, kimi koşar. Siperde kalan da korkar, koşan da korkar. Korkar ama koşar. Bizim olayımız bu. Zaten bence biraz da buna hasta oluyorlar.

-         Doğru dedin moruk!, diye girdi Barış araya. Koşan adama âşık oluyor bunlar. Sonra “gel siperde duralım” diye yanlarına çekiyorlar. 

-         Evet moruk. Sonra siperde zaman geçerken, aaa o da ne? Bir babayiğit taaruza geçmiş, koşuyor. Hoop, ona âşık oluveriyorlar. 

-           - Budur vaziyet! Ondan sonra neymiş, “Baban antropoza girdi.” Adam zaten koşucuydu. Gene koşmak istemiş az mı?
-           - E siktirip olup gideydi o zaman sen 13 yaşındayken başka karıya da göreydim seni! diye sokuverdi lafı Günyol.

Bizim Göko uzundur martı izliyordu. Sonra tuhaf, anosonlu bir denizden uyanmış da karaya çıkmış Gülüver gibi kollarını bağladı; yorgun.
-           - Valla ben sona kalırsam rakıyla intihar ederim... Zaten ailede şeker var. Bana da geçmiştir kesin. Yapıştırırım bir 70’lik. Sadakallahülaziiiiiim!.. Nasıl bilirdiniz?

-           - Valla götün tekiydi pezevenk!
Yine gülüştük. Kızartma balık kokusunun üstüne bir de radyo işittik: Koparan sineme ağyar eyleme… 

-         Yalnız şaka maka birileri çok pis rakıya duruyor moruk, dedi Maki. Çatıda sesin olduğu yere doğru ağır adımlarla yürüdü, kiremitleri kırmamak isteyerek. Boynunu uzatıp martı gibi aşağı bir dikiz attı. Sonra geldi bize doğru, heyecanla ve usulca, ayakları kiremitten yanmış bir yengeç gibi, havadan hafif, zıplayarak: 
       
      -Oğlum, ihtiyarlığımız aşağıda rakı içiyor lan!

-          - Ney? 

-          -Amcamın biri, kendine rakı yapıştırmış, tek başına içiyor işte oğlum terasta…

-          - Neddiyorrrrsuuuun seeen? diye pis pis gülerek ayaklandı Turan.
      
      O tarafa doğru hep birlikte gidip, çatıdan amacanın terasına baktık sessizce. Aydın Boysan gibi bir amca, harbiden rakısını koymuş, turbunu, rokasını ayıklamış demleniyordu. Ortada kızarmış bir mezgit vardı ama pek yüzüne bakmıyordu. Topkapı’ya doğru dalmıştı. Kendimizi büyük bir Cuma’da hissettik.

           - Amca, bi ufak kapıp gelelim, öyle yalnız içme! dedi bizim fırlamâkis…

Amca çatı deresinden uzanan kafalarımıza dönüp baktı, gülümsedi. O yaştaki insanların hiçbir şeyi siklemeyen özgüveniyle, sanki iki saattir bizle konuşuyormuş gibi şaşmadan, saat gibi, yağ gibi girdi diyaloğa:
       
        - Bu balık zaten bana fazladır be evladım. Alın da gelin ade!




Salı, Nisan 16

alışma eşiği - "baamm" yerine "çıkırt"

Bazen bir yerde yaşamaya o kadar alışır ki insan bir kapıyı kapatmak için harcaması gereken asgari gücü bulur. Kapıyı tanımayan adamın elinin ayarsızlığı gider. Bam, güm biter. O el kapıyı öyle ustalıkla iter ki  kapıdan yalnızca dilinin, yuvaya oturmasının sesi çıkar. Çıkırt.


antropolojik tespitli hafta sonu: köylü konuşması

Neden şehirli insanlar "Geliyorum, gidiyorum" gibi konuşurken kırsal alandakiler "geliyom, gidiyom" diye konuşur?

İşte hafta sonu şans eseri bu soruya yanıt buldum. Malum, evim gecekondu mahallesinde olduğu için her yer bahçe, bostan. Ben de kendi bahçemde tırmıkla, çapayla oyalanırken alt komşunun birkaç bahçe ötedeki komşusuna seslenmesine kulak misafiri oldum.

- "Akşama geliyonuz muu?"
- "Hee! Geliyoooz!"

Sesin bir bahçeden diğerine sehayat edişini hayat ettim o sıkıntıda. Bir anda kafamda küçük bir şimşek çaktı. Köylüler hayatlarını devam ettirebilmek için toprağa bağlı çalışıyorlar. Yani sürekli açık alandalar. Açık alanda birbirleriyle iletişim kurmak için, onca yolu yürümek yerine birbirlerine seslerini gönderiyorlar. Seslerini gönderebilmek için bağırıyorlar. Bağırmanın etkisiyle kelimeler ses erozyonuna uğruyor. Örneğin

 - "Akşamleyin geliyor musunuz?"

ifadesini 50 metre öteye yollamak isteyen herkes, bağırır. Bağırırken ağız ve dudak hareketleri kısıtlanır. Ayrıca nefesin gücü de artikülasyonu bozar. Böylelikle kelime erozyona uğrar. Kelimedeki bazı "gereksiz" heceler, tıpkı ağırlıkları azaltılan bir uçak gibi eksiltilir. Ya da bir başka deyişle, kelimenin havadaki sürtünmesi azaltılır, kelime iyice zımparalanır ki daha uzağa gidebilsin.

Şehirdeyse durum farklı. Herkes kapalı alanlarda, odalarda, binalarda göt göte yaşadığı için kimse kimseye bağırma gereği duymuyor. Bu nedenle de kelimeler büyük değişiklikler geçirmiyor.


salçalı makarna sesi




ev yapımıdır.

Pazartesi, Nisan 15

inanç tuhaf...

Olimpos'un zirvesinde Zues ve diğer tanrıların oturduğuna inanmakla, tanrının gökten 10 levha indirdiğine inanmak, denizin bölündüğüne ya da Muhammed'in ayı eliyle ikiye böldüğüne inanmak aynı şey. İnanç. Tuhaf.

Pazar, Nisan 14

alıntı

Şairin eşine sormuşlar:
- Eşiniz sadık mıydı?
- Sadıktı. Ama bütün kadınlara...

Perşembe, Nisan 11

hazin

Terk edilmemek için sevmek, sevgiyi rüşvetleştirmek ne kadar hazin. Hiçbir ana-baba çocuğuna terk edildiğini düşündürtmemeli. Bir saniye bile olsun... Sonra o çocuk hep boynu bükük kalır. Onu düşünen kimsesi olmadığı için kendini düşünür. Bencilliğinde yerden göğe haklı olur.







Salı, Nisan 9

çay tiryakisi

Geçen bizimkilerde kahvaltıdayım, pedere çay koyuyorum mutfakta. Demi döküyorum, döküyorum dur diyen yok. Baba dedim, bu kadar dem yeter mi, daha dökeyim mi?.. "Dök dök, o burukluğu almam lâzım." dedi. Çok güldüm.

düsseldorf kız meslek yüksek okulu


Yürüyelim arkadaşlar...

Ulan yıllarca bizi, "Bu gök, deniz nerede var? Nerede bu dağlar taşlar?" diye yediler. Memlekette o kadar bir bok yok ki, dağlara taşlara bakıp övündük durduk. Kimse de çıkıp, "Bilader, dağı taşı bırak, nerede bu kadar eşitsizlik, baskı, çete, fişleme, rantçılık, hortumculuk, istismar, faili meçhul, çocuk pornosu, tecavüz, zulüm ve sömürü var?" diye sormadı. Yürüyelim arkadaşlar, eyvallah da, yürüyünce de biber gazı, basınçlı su ve yıllar süren tutukluluk...

Cuma, Nisan 5

"evlendin mi oğlum sen?" diye soran komşularım var


New York'un ilk bilgisayarı


Bizde o yıllarda daha sayacak bilgi yok anasını satayım.

Perşembe, Nisan 4

sadece 9.99!

Sanılanın aksine 9.99 ya da 99.95 gibi yuvarlak olmayan fiyatların çıkış nedeni psikolojik olarak ucuzluk hissiyatı yaratmaları değil. Amaç, kasiyerin banknotu cebe indirmesini engellemek. Kasiyer para üstü vermek için kasayı açar, kasa açılınca (zil sesi de bu yüzden var) alışveriş kayıt altına alınmış olur. 10'luk ya da 100'lük banknot da fitil edilemeden kasaya girer.

basınca büyüyen Samatya'mız...


pierre dukan


Salı, Nisan 2

tanrı mükemmel mi?


Mükemmel olmayanın, mükemmel olanı kaç seferde anlayacağını hesap edemediği için mi tanrı kendi dinlerini güncelleme isteği duyuyor? Kendi yarattığı şeyin standart sapmasını hesaplayamayan bir tanrı mı söz konusu?

mother russia


Cumartesi, Mart 30

Salı, Mart 26

buyur bacım kadın hakları


Türkiye'de kadının hakları erkeğin mülkiyet alanında değerlendirildiği için koruma altında. Yoksa ortada herhangi bir toplumsal sözleşme yok. Erkekler arası bir sözleşme var. "Sen benim kadınıma karışma, ben de senin kadınına karışmam." Bu yüzden; buyur bacım, yengen olur, teyzecim...

Pazartesi, Mart 25

haydut


Sokaktan şangırt diye bir bardak kırıltısı yükseldi. Şişe de olabilir. Tam da koltuğu zımparalamaktan yorgun düşüp kanepede kaybolduğum sularda.

Genelde pis devrilirim. Bir testi ayran içip söğüt altına devrilen bay köylüler gibi. Hareketsiz. Sonra uykunun narkozu içinde terlerim. Yine böyle bir ağırlıkta, o tatlı yorgunlukla ağıp giden yelkovansız bir yazın orta yerinde yelkeni devrik bir kayık gibi kımıltısız yatıyordum kanepede. Çok yazınsal yattığım söylenemez ama işte belki yazılabilir. Ağıp giden yazın farkındaydım dedim. Issız yazın uykusu… Uzaklardan iki silindirli bir motosiklet geçiyordu. Uyumuşum bile. 

Bir aralık üstüme oturmuş bir fil gibi duran uykunun cüssesini fark ettim. Hem uyuyordum hem uykumda terleyen kalıbımı tamamen uyuşmuş hâlde duyuyordum. Gerçekten bir kalıbı doldurduğum hissi hoşuma gidiyordu böyle içimin geçtiği anlarda. Sanki varlığım ve cesedim iki ayrı şey gibi oluyordu. Varolduğumu hissediyordum. Uykum iyice şerbetlenmişti. Bilincim araftaydı. Hem baygın uykunun tadını çıkarıyor hem de uyuduğumun farkında olmamaya çalışıyordum. Kaçma ihtimali olan rüyamı sıkı sıkıya tutuyordum: 

Bir kız vardı. Genç kadın daha doğrusu. Elinde de kocaman bir şekerleme kavanozu. Hani biz küçükken bakkallarda olanlardan. Güya içindeki şekerler onun kalbiymiş. Ben kırmışım şekerlerini. Sonra gösteriyor, beyaz, kösele tabanlı çocuk ayakkabıları giymiş, meğerse küçük, 5 yaşında bir kız oluvermiş gösterirken. Şekerleri ayaklarının altına almış, haşur huşur eziyor, zıplıyor, tepiniyor. Kızın şımarıklığına ifrit oluyorum. “Şeker onlar kızım, ezilir mi öyle! Topla onları!” diye bağırıyorum buna. Hiç oralı değil küçük piç, hınçla zıplıyor şekerlerin üstünde, domuzluğu tutmuş besbelli. “Kalp işte onlar, kalp, al! Al işte, al işte, al!” diye zıplıyor. “N’oluyor lan, ne kalbi, nasıl şaireleşti bu küçük bir anda?” diye düşünürken ben, tekrar kadın hâline dönüyor bu. Mağrur olduğu için mi haklı, haklı olduğu için mi mağrur bilmiyorum. Elindeki kavanozu, bu sefer yine şekerle dolu, laaaps diye kaldırıp yere çalıyor.

Şangııır!

O ne lan diye doğruldum kanepede. Pencereden baktım. Sokakta bir kadın eline artık ne geçmişse atıyor, hem ana avrat düz gidiyor hem de katıla katıla ağlıyor, titreyerek. Sinir krizi mi, uyuşturucu krizi mi bir bok anlayamıyorum tabi, kafam şallak mallak… Kadına da üzülüyorum hani, beter ağlıyor.

-        ----  Orospu çocuğu! Gel lan buraya ibnee! Götünü kesicem ulan senin… A ha hah hah ha…. Götünü kesicem senin! Yaktın ulan beni… Ahah ahahah… Aaaahhh…

Şöyle bir sokağı süzdüm. Pencerelerde perdeler oynadı. Hepten meraklı birkaç kafa büsbütün çıktı pencerelerden, iki küçük velet camdan yarı beline kadar sarkmış tiyatorayı izliyor… Kadının elinde bir ustura, elbiselerini kesiyor ha kesiyor. Vay dedim babanın kemiği… 

Bunun bir belalısı var, orospu çocuğu torbacı… Torbacılığını siktir ettim, itin teki. Sıska, çakal bir tip böyle… Sabah akşam döversin ıslak havluyla. Bu karının parasını alıp bir yerlere kayboluyor filan herhalde. “İbnede ne yarak varsa karı da bunu bırakamıyor aaabi ehahaheha” diye yorumlamıştı geçenlerde, işleri tıkırında döngöt bakkal. Bakkalları sevmem. Üzüldüm kadına. Girdim tekrar içeri. Oda, ben, koltuk…

Saçlarıma kadar ter içinde kalmışım, yeni yeni soğuyor ter damlaları. Atlet ha keza… Ellerim zaten zımparadan toz içinde, atlet de bok olmuş, üstüme silince. Gittim kafamı ıslattım musluğun altında. Beynim çivilendi soğuktan. Sonra düşündüm. Ulan tam uyku sırasında nasıl denk geliyor? Bazen olur böyle. Rüyanda polis arabası kovalar, bir uyanırsın, Yeşilköy’e giden bir otobüstesin arkadan ambulans geliyor filan hesabı. Hem rüyamda kırılan bir kavanoz görüyorum hem o anda sokakta camdan bir nevale kırılıyor, saçılıyor... Rüyamdaki genç kadın hadi bildik diyelim, bu kadınla ne alakası var lan? Dünyanın derdi bir mi, yoksa bin mi? Herhalde dışarıdan gelen sesleri duyunca kafam rüyamı da ona göre senaryo etti. Ne bileyim ben moruk dedim kendi kendime. Gittim dolaptan bir Tuborg aldım. Gözüm duvardaki postere ilişti.

“Tertemiz bir vicdanı vardı. Çünkü hiç kullanmamıştı.” Siktirsinler lan dedim. O ite de, sokaktaki karıya da, rüyamdakine de. İbneler… Tertemiz çünkü kalbiniz. Kavanozunu da al siktir git. Hepimiz aynı bokuz işte. Hepimiz aynı bokuz da, bu koltuğu ne renge boyamalı?.. Bordo olacak herhalde kanayan karının memeleri gibi… Bej var, nefti yeşil de var… Usta ne düşünüyorsun bu hususta? Usta Tuborg’una dalmış koltukta. Desene sikimden aşşaa Kasımpaşa… Haydut ulan bunlar. Yeminlen. Alayı haydut.



Pazar, Mart 24

yüklediğin fotoğrafı stencil yapan site


http://strix.org.uk/

:))


benim de bir keçi ve kirpi kurtarmışlığım vardır, ayıptır söylemesi.

Salı, Mart 19

Pazar, Mart 17

Perşembe, Mart 14


Bazen bir ayrılmak vardır ki, bir daha göremeyeceğin kadar çok seviyorum seni demektir.

Pazar, Mart 10

karanlıkta

sümüklüböcek kardeşlerimizi ezmekten korkarım. daha da bir şeyden korkmam.

zımba şarkıdır



Cumartesi, Mart 9

Antoni Tudisco


olm dünyanın en sıkıcı rüyalarını görüyorum


Geçen gece rüyamda Kemal Kılıçdaroğlu ile Altan Öymen karşılaştılar yeni CHP binasında. İkisini konuşturdum kafamda. Kemal sevecen davranıyor, Altan'cım filan diye. Altan da kibarlığı elden bırakmadan sürekli laf sokuyordu. Ulan bir yandan diyaloğu idare ediyorum beynimle bir yandan da Altan'a uyuz oluyorum, olm adam seni yeni binaya davet ediyor sen terso yapıyorsun filan. Hatta diyalog da aklımda:

Altan'cım gel yeni binaya gidelim..
Yok sağ ol ben eskisini daha çok seviyorum.
İyi de neden?
Orada sen yoktun çünkü...

haftanın kısası

Mytho Logique (ESMA, 2010) from Gom Poitel on Vimeo.

Perşembe, Mart 7

Çarşamba, Şubat 27

Yunus Emre, tanrıya laf sokmuş


Kıl gibi köprüden âdem mi geçer
Ya düşer ya dayanır yahud uçar
Kulların köprü yaparlar hayr içün
Hayrı budur kim geçeler seyr içün

Pazar, Şubat 24

Vasatın doğuşu ve Vasathane


Vasatın doğuşunu anlatmaya çalışacağım. Ama önce ortalama insanı anlatmam gerek. Bendeniz de ortalama bir insan olduğum için ortalama insanı yakinen tanıdığımı düşünüyorum. Bizim birbirinden ilginç, çelişkilerle dolu, tuhaf, türlü huylarımız vardır.

Bir kere biz, kendimizi diğerlerinden zeki zannederiz. Aslında birbirimizden daha zeki olduğumuza fena hâlde inanmış haldeyiz. Bunu sahte bir tevazuyla kapatmaya çalışmamızın nedeni, başkalarının egoları tarafından eleştirilme korkumuzdur. Birbirine kapıda yol vermek için saatlerce istirham eden, eğilip bükülen salon beyefendileri gibiyiz. Yol veren kişi olmaktaki ısrarımız, yol veren kişinin alçakgönüllülüğü mertebesine çıkabilmek içindir. Kendimizden seve seve vazgeçebiliriz ama tek bir şartla… Vazgeçişimiz kendimizin altını çizmelidir kırmızı kalemle. Yani aslında daha büyük bir övgü için küçülmeye hazırız biz, ortalama insanlar olarak. İşte romantizmden anladığımız budur bizim.. İntihar, romantizmin doğuşudur bizde. 

Sonra egolarımız o kadar şişkindir ki, bu kocaman, yağlı göbeği hangi kıyafetle kapatacağımızı arar dururuz. Bu bazen tevazudur, bazen kendi yokluğumuzu sunarak karşı tarafı cezalandırma arzusudur, bazen de etrafça görgülü görünüşümüzün takdirini toplamış olmaktan duyduğumuz gizli hazdır. Aynı haz, etrafça takdir edilme gereksinimini küçümsemekten doğan hırpani davranışlarda da gizlidir.

Hepsi, egomuzun emirlerini yerine getirip kendi varlığımızı örtük bir hâlde şişirmek için bulduğumuz karmaşık, sahte, “medeni” kamuflajlardır. Egomuzu “usulüne uygun” olarak örtük şekilde okşamamıza yarayan ve medeniyet olarak adlandırdığımız toplumsal kamuflaj sanatının inceliklerini çok iyi biliriz. Biz var ya biz… Biz ortalama insanlar çok anasının gözüyüz.

Dahası hepimiz aynı kumpanyanın oyuncuları olduğumuz için birbirimizi daha ilk görüşte tanırız. Birbirimizi tanımamızın amacı, tanımazdan gelebilmek ve yok sayabilmektir. Karşımızdaki ne kadar yok sayılırsa bizim egomuza o kadar çok yer açılır.  “İşte, daha zeki ve büyük olduğum bir insanla daha karşılaştım” deriz her gün birbirimize. Sonra neden daha zeki ve önemli olduğumuzu örtük olarak karşı tarafa ispatlamanın, kendimizi karşı tarafa yükleyebilmenin yukarıda bahsettiğim incelikli ve gerekçelendirilmiş “haklı” yollarını buluruz. Karşımızdakinin gerçekte ne gibi yönlerinin olduğuyla hemen hemen hiç ilgilenmeyiz. Hafazanallah, belki bizden “iyi” ve zeki birisi olabilir bu kişi… Böyle olursa rahatsız oluruz. Tam da bu nedenden ötürü inşa edip içinde yaşadığımız sevgili Vasathane’mizi asla terk etmek istemeyiz. Birbirimizin aynılığının sığlığını doyasıya yaşarız. 

Vasathane dışına çıkmaya korkarız. Çünkü özgüvenimizin ne denli kof olduğunu biliriz ve ortaya çıkmasından korkarız. Biz ancak bizim gibi vasatların olduğu bir köyde kendimizi diğerlerinden üstün tutabiliriz. Amma ve lâkin, vasathanenin ne kadar vasat olduğundan da yakınmayı ihmal etmeyiz. Vasathane bizim gibiler için fazla vasattır. Biz vasatlar, vasat olmayanı yüceltmekle de vasatlaşırız. Biz sofistike vasatlarız. Banallikten nefret etme banalliğine bayılırız. Sütlü kahve değil, Latte içeriz. 

Hayatın vasatlığından yakınırız ama insanların vasatlığından nefret ederiz. Vasat bir insandan daha mide bulandırıcı bir şey yoktur biz ortalama insanlar için. Kendi şişkin egolarımıza saplayamadığımız iğneyi başkalarına çuvaldız olarak batırırız. 

Kendi hata ve eksikliklerimizi başkalarında gördüğümüzde o kişiyi en acımazsızca eleştiren olmak için birbirimizi çiğneriz. Dedikodunun doğuşu vasatlıktır. Dedikodu hasta ruhlarımız için icat ettiğimiz en iyi psikoterapidir. Biri yalnızca insan olduğu için bir hata mı yaptı, vasathaneye yakışmayan bir sivrilikte mi bulundu? Aman diyim. Anasından emdiği sütü burnundan getirtir, sonra o sütle Latte’mizi içeriz. Neye uğradığını şaşırır. Onu ne kadar sert yargılarsak, o kadar anti-O oluruz. Yalan mı söyledi? Ooovvv… Hemen dünyanın en dürüst insanı olduğumuzu ispatlamak için bir fırsat doğmuştur egomuza. Karısını mı aldattı? “Ah, şu dünyada ne şerefsizler var azizim. Keşke herkes bizim gibi şerefli olabilse…” 

İşimize gelince vasathane nüfusuna karışıp aynılaşmanın konforunu yaşarız. İşimize gelince de bizi gizleyen ve konfor sunan bu kalabalığı basit bir “sürü” olarak niteleyip ikiyüzlülükle ondan çıkmaya çalışırız. Oysaki herkesin “ayrışma çabasıyla” aynılaştığını, vasatlığın ruhunun bu olduğunu göremeyiz çokluk. Yine de tüm itişkakışına rağmen Vasathane’deki hayat, yalnızlıktan kolaydır. Çünkü Vasathane bir sözler cumhuriyetidir. İstediğimiz sözü duyar, istediğimizi sözü sarf eder, istemediğimiz sözlereyse kulak tıkayabiliriz.
Gelgelelim, yalnızlık zordur. Çünkü harbidir. Simülasyon yoktur. Sözler cumhuriyeti değildir. O yana, bu yana itip egona yer açmanı sağlayacak sözcükler yoktur etrafta. Dilsizlik cumhuriyetidir yalnızlık. Kendini kandıramazsın. Tutup bir “kahve” ısmarlatamazsın kendine.

-          Latte mi istedin? Çay var aslanım. İçersen… 

Çaydan, kendimizden kaçamayız yalnızlıkta. Biribirimizin hakkından pekala gelebilirken, kendimizle başa çıkmaktan korkarız.
Aslında kendi ağırlığımızın altından kalkamayacağımızı bildiğimiz içindir ki, Vasathane’ye girip orada kendimizi, egomuzu insanlara yükleriz. Herkes birbirinin dayanılmaz ağırlığını altı okka etmek üzere toplumsal bir uzlaşıya varmıştır Vasathane’de. İşte biz ortalama insanlar bunu çok iyi biliriz. Kendi cesedimizi ruhumuza yüklenip taşımaktansa, Vasathane’de el ele birbirizi taşırız, çürüyerek.