Ayrıca çok korkak bir herifim. Kimi alışkındır duymak ister; "seni seviyorum" demem. Ayıp gelir bana boş beleş seni seviyorum demek. Kurnazlık gibi gelir. Çünkü bana göre sevmek söylenmez, yapılır. Ancak uzaktaysam, telefondaysam filan derim. Yanımdakinin yüzüne baka baka söyleyemem. Hatta çoğu zaman söylerken götüm başım oynar, bakışlarımda bir samimiyetsizlik oluşur. "Seni seviyorum" diyebilmem panik atağı tetikleyen zincirleme korkuların tepkimesi mantığında cereyan eder. Madem seviyorum mesela, "niye bunu söyleme nezaketsizliğinde bulunma gereği hissediyorum?" diye düşünürüm. Sonra aynı şeyi kızın da düşündüğünü düşünürüm. Satranç gibidir kodumun lafını söylemek benim için. Karşımdaki insanın ne düşüneceğini hesapladığımı sanıp onun farazi hamlesine göre kendi hamlemi boka çeviririm yani.
Sırasıyla şöyle gelişir olaylar. Seni seviyorum lafı bana sözlü akçe gibi gelir. Birine sözel çek vermek gibi. Çeki alan tarafın karşılığında bir şey yapmasını beklediğimi düşündüğünü düşünürüm. Bunu düşündüğüm için bu söz ağzımdan daha çıkarken, karşı taraf aklımda ikircikli bir düşüncenin olduğunu anlayacaktır, bunu bilirim. Bu cepte. Onun, benim ikinci düşüncemin aslında "yalan" olduğu hissine kapılacağına da eminimdir. Bu da cepte... Çünkü "seni seviyorum" belki de en çok söylenen yalandır ve kadınlar en çok bu söz söylenirken tüm algılarını %300 açarak seni dinler-denetler.
Bundan sonra işte zincirleme korkuların tepkimesi başlar. Aklımda karşı tarafa söylediğim "seni seviyorum" sözünü "onu borçlu bırakmak için söylediğim fikrine kapıldığı" düşüncesi gelir. Aklımda iki düşünce varken "seni seviyorum" deyişimin samimiyetsiz görüneceğini bilirim. O yüzden korkarım. Çünkü gerçek bir sevgi bir anda koca bile kuşkuya dönüşmek üzeredir. Sonra bu korku yüzüme yansır. Sonra "yüzüme korku yansıdı mı?" korkusu belirir. Korkacak oluşundan korkan suratın ızdıraplı çırpınışından doğan "seni seviyorum" lakırdısı birine çay uzatırken üstüne dökmek gibi bir hâl alır. O ıkınan, neredeyse gözleriyle yardım isteyen tipin ağzından "seni seviyorum" lafının çıktığını gören kız, ağlayarak kaçar herhalde. Ondan da korkarım mesela. Korkmasın korkmamdan, kaçmasın isterim.
Ebemin amıdır yani benim için "seni seviyorum" diyebilmek. O yüzden bok yeme otur aşağı derim, susarım. Çiçek alırım, saçını okşarım, kitap okurum, o yemek yaparken poposunu avuçlarım, sıkarım löplöp, uyuken onu izlerim, ağzımı kocaman açıp tüm suratını öpmeye kalkışırım, salyalarımı silmek zorunda kalır. Orta zekâlı bir köpeği sevebilmek gibi zordur beni sevmek.
Ama zaten bir genç kızla kadnın sevgisini ayıran da budur. Genç kız güçlü ve zeki görünen adama tutulur. Kadın ise o kadar tecrübelidir ki o güçlü ve zeki görünen adamların hepsinin günün sonunda orta zekâlı sevimli birer köpek olduklarını bilir. Genç kız işte bunları göre göre kadın olur. Her şey gibi, belki de daha fazla, sevmek de tecrübe ister velhasıl. Genç kız âşık olur, dürüst bir kadın ise "nelere rağmen" sevebileceğini, ne kadarını başarabileceğini pilav yapar gibi bilir. Ona göre ya sever ya da hiç o topa girmez.
Benim cinsliklerim de burada bitmez. Ama gırgır da sayılırım. Mesela neşeliysem bir caz şarkısının ortasındaki piyano solosunun taklidini yaparım ya da ukala bir saksofon soloyla, romantik görünmeye çalışan bir gitar solosunun samimiyetsizliğini anında anlar, yüzümle onu taklit ederim. Beni izlemeye doyum olmaz. Hazırcevap sayılırım. Sanırım bunu da her şeyi aksiyle birlikte düşünme alışkanlığına borçluyum. Pek bir lafın altında kalmam, güzel laf sokarım, güleriz hep birlikte.
Dahası paranoyağım ben. Hatta "ya paranoyaksam lan acaba? desem daha isabetli olur. A'dan Z'ye her şeyi mefhum-u muhalifiyle düşünürüm. Bir kadını sevdiğimi sanıyorsam "ya sevmiyorsam" diye kıllanıp kendimi onu severken yakalamaya çalışırım. Birinin ses tonunu nasıl kullandığına (ki kadınlar bu konuda uzmanlar) dikkat ederim. Ne imâ ettiğini ve neden öyle bir şeyi imâ etme gereksinimi duyduğunu, beni ne yöne sevk etmek istediğinin saiklerini düşünürüm. Kılı kırk yararım. Her bokun altında bir şey ararım. Belki aradığım şey çıkmaz ama kesinlikle bir şey çıkar. Bir saniye bile sürmez bu. Genelde yapmacıklığı anladığım için (ya anlamıyorsam? -anladığımı zannettiğim için demeliyim) insanlarla pek muhabbet etmem, uzak dururum. Yüzeysel geyiklere girer, bir iki laf eder çıkar giderim. Çoğu kez karşı tarafı ikna etmeye bile üşenirim. Yanlış olduğunu düşündüğümü imâ edip, "nasıl olsa saçmalamaya devam edeceksin, et" kayıtsızlığını bilhassa hissettirerek dinlerim. "Mahsus, üşendiğim için susuyorum"u bilsin isterim eğer karşı tarafı pek umursamıyorsam. Bilmişlik ve ukalalıkla insanı deli ettiğim söylenir. Ama aslında dürüst, adil olmak için yaparım bunu. "Doğru" olduğunu kabul ettiğim şeyin avukatlığını yapıyorumdur aslında kendimce. Gelgelelim iticidir bu. Beri yandan inanmadığım şeye inanmış görünmek dolandırıcılıktır. Velhasıl tüm bu paranoyaklık, doğru olanı (ki tüm doğruluklar anlık ve geçici) bulup ayıklamak içindir. Çünkü mağrur biri sayılırım. O yüzden namuslu yaşamaya çalışırım. Benim için namus, kendime dürüst olabilme cesaretimdir. Bu cüreti kendime de başkalarına da hissettiririm. Kendime hissettirdiğim için insanlar beni dürüst bulur ve güvenir. Ama aynı cürreti onlara yönelttiğim zaman pek çoğu beni kaba ve itici bulur. Yalnızca dostlarım benim onlara yönelik cüretimin nedenin bililirler ve bu nedenle beni yanlarında görmek isterler.
Cinsliklerim biter mi? Bitmez... Kendim dâhil hemen her şeyi tiye alırım. Mağrur oluşumla bile dalga geçerim. "At abinin kıllı göğüsüne" lafındaki beyaz atletli yeniyetme hıyar gibi böbürlenirim. Beni tanımayanlar gerçekten böbürlendiğimi düşünüp "kim lan bu hıyar?" der. Ama tanıyanlar da kendi mağruriyetimle ironik bir şekilde taşşak geçtiğimi bilip aslında görünenin aksine alçak gönüllü olduğum kanısına varırlar. Beri yandan da takdir edilme ihtiyacı içinde olduğum da ortaya çıkmış olur ama olsundur, pek siklemem. Sağa sola yalnız gitmeyi severim, Hayri'nin Yeri'ne, barlara, parklara, banklara, adalara, sinemalara, balık tutmağa. Oturup insanları izlerim uzaktan pis pis. Kimilerini severim, kimilerinin dürüst neşesine özenirim, kimilerinden tiksinirim tanımadığım hâlde. Sonra tutup onları, kuşları, balıkları yazmağa çalışırım. Yazmaya yerine yazmağa yazmayı severim. Yazmak, ölümden kaçırmaktır demişler, cins cins yazmayı severim. Kalsın bu lakırdılar burada.
![]() |
| soğuk bira iyi geldi. |

