Pazar, Ocak 20

cennet cehennem meseleleri beyin gıdıklayıcı

İnsanın benmerkezci (egosantrik) dönemi ilginç. Tıpkı “The Matrix” filmindeki gibi bir dünya burası. Daha afili konuşmak gerekirse Baudrillard’ın yeniden yorumladığı “simulacrum” gibi. Ya sonsuza dek o benmerkezci dünyada yaşayıp gidiyorsun ya da hayatının bir noktasında duruma uyanıyorsun. Goethe abimizin dediği gibi kendini başkalarında tanıyorsun. Her defasında da şaşırmadan edemiyorsun. 

Küçükken kıvrımsız beynimde vuku bulan düşüncelerden biri de dünyanın benim için yaratıldığı kuramıydı. Birinin benimle oyun oynadığı hissine kapılıyordum. Sanki kafamı çevirip baktığı yer tam da ben o tarafa bakarken oluşuyordu. Sanki orası ben bakmasam yoktu ve ben baktığım için kurmaca, muzip bir sistemle anında oluşuyordu. Şu anda sen de “Aaaa, aynısı bende de oluyordu lan!” diyorsan içinden şaşırmam. Çünkü yıllar sonra bunun benzerini The Truman Show adlı filmde görünce “Oha lan! Bu benim düşüncemdi… Nasıl olur?” diye şaşırmıştım. Sonra bir başka arkadaşım da zaman zaman dünyanın kendisi için oluşturulduğu fikrine kapılıp epey kıllandığını anlatmıştı. İşte bu gibi durumlarla karşılaşa karşılaşa insan kendisinin de diğerlerinden farksız, normal, sıradan biri olduğunu yiyip hazmetmek zorunda kalıyor. Dünya bir anda monotonlaşıyor. O muhteşem ego, kendi dünyasının krallığında hüküm sürerken bir anda sıradan kul oluveriyor. Kimi egolar tahttan inmemek için direniyor elbette ama onları izlemek de biz sıradanlar için neşeli anılara, dedikodulara dönüşüyor. Hırçınlık ve vazgeçiş edebiyat olarak doğuyor sonra bunun kabul edilişindeki huzur ve erdemlerle bambaşka edebiyatlar doğuyor.

Neyse. Lafı getirmek istediğim yer gerçekte bir cennet ya da cehennemin olup olmadığı tartışması. Benmerkezci dönemi bitireli çok olsa da bazen dünyada öyle olaylar meydana geliyor ki, ulan cennet de cehennem de galiba burası diye düşünmeden edemiyorum. Önce Hintlilerin reenkarnasyonuna benzer bir düşünce olarak başladı bu. Önceki hayatında götün tekiysen tekrar dünyaya yollanıyorsun ve boktan bir hayata yazgılanıyorsundur belki diye bir şey salladım kafamdan. Sonra bu düşünce pek sarmadı ve bir başkasına geçtim. Oldukça tanıdık, eski bir düşünceye… Yani bu dünyanın benim için özel olarak inşa edildiği duygusuna. Ama bu kez benimle sınırlı değil bu durum. Herkes için, senin için, onun için, onun arkadaşı için ayrı ayrı milyarlarca dünya inşa ediliyor. Laboratuardaki bir fare gibi herkes kendine özel inşa edilmiş o hayat denen labirentin içinde yaşıyor. Başka herkes yalnızca suretlerden ibaret.  

Mesela bu satırların yazarı olarak belki de ben senin hayatındaki bir suret olarak yalnızca sana temas etmek için bu yazıyı yazıyorum. Benim tüm yaratılış amacım senin hayatının bir köşesinde sana etki etmek ve senin için tasarlanmış deney labirentinde bir uyaran olmak. Şimdi buradaki “ben” kelimesini kendin ile değiştir mesela. Belki de sen bir başkasının hayatı için yaratılmış öylesine bir suretsin. Tuhaf değil mi? Belki de öylesine bir lavuk için yaratıldık hepimiz ya da tüm dünya bizim gibi bir lavuk için yaratıldı.
İşte bu düşüncelerle jimnastik ederken enternette buna çok benzer bir hikayeye denk geldim. Hikayede adam ölüyor ve tanrıyla konuşuyor. Tanrı bu söylediklerimin hemen hemen aynılarını adama söylüyor. Herkes için ayrı bir dünya yaratılmış olduğunu ve herkesin kemâle erene kadar milyonlarca kez reenkarne değildiğini anlatıyor dünyaya yeniden göndermek üzere olduğu kuluna. Adam soruyor bu kez tanrıya, “iyi de erenler bu iş ne kadar sürecek böyle? Nedir bunun sonu?” diyor. Tanrı da, “Sen de benim gibi bir tanrı olup mükemmelleşene kadar sürecek bu” diye yanıtlıyor. 

Yani belki de dünya, yaşam ve yazgı denen şey insanı mükemmelleştirip ondan tanrılar yaratmak için kurulmuş bir tür pentatlon parkuru. Mükemmel beyazlığa ulaşana kadar yeniden ve yeniden makineye atılıp yıkanan çamaşırlar gibiyiz. Bu işin ve her şeyin sonunda belki de eksiksiz birer tanrı olarak Olimpos gibi bir yerde diğer tanrılara karışacağız belki, kim bilir? Belki de kainat, evren dediğimiz uçsuz bucaksız sandığımız şu kapkara boşluk, bir çocuğun yediği elmanın çekirdeğinin atomlarından biridir. Bizim makromuz, bir başkasının mikrosu olabilir. Mikroskop altında incelediğimiz bakterilerden ya da kuarklardan ne farkımız var güneş sisteminin dışından dünyaya baktığımızda? Bu yıldızlı gökler, ne zaman başladı dönmeye? Neyse erenler konuyu değil, şarabı uzatalım... Çünkü bu konuyu bir yere bağlayacak babayiğit henüz doğmadı.