İnsanın benmerkezci (egosantrik) dönemi ilginç. Tıpkı “The Matrix”
filmindeki gibi bir dünya burası. Daha afili konuşmak gerekirse Baudrillard’ın yeniden
yorumladığı “simulacrum” gibi. Ya sonsuza dek o benmerkezci dünyada yaşayıp
gidiyorsun ya da hayatının bir noktasında duruma uyanıyorsun. Goethe abimizin
dediği gibi kendini başkalarında tanıyorsun. Her defasında da şaşırmadan
edemiyorsun.
Küçükken kıvrımsız beynimde vuku bulan düşüncelerden biri de
dünyanın benim için yaratıldığı kuramıydı. Birinin benimle oyun oynadığı
hissine kapılıyordum. Sanki kafamı çevirip baktığı yer tam da ben o tarafa
bakarken oluşuyordu. Sanki orası ben bakmasam yoktu ve ben baktığım için
kurmaca, muzip bir sistemle anında oluşuyordu. Şu anda sen de “Aaaa, aynısı
bende de oluyordu lan!” diyorsan içinden şaşırmam. Çünkü yıllar sonra bunun
benzerini The Truman Show adlı filmde görünce “Oha lan! Bu benim düşüncemdi…
Nasıl olur?” diye şaşırmıştım. Sonra bir başka arkadaşım da zaman zaman dünyanın
kendisi için oluşturulduğu fikrine kapılıp epey kıllandığını anlatmıştı. İşte
bu gibi durumlarla karşılaşa karşılaşa insan kendisinin de diğerlerinden
farksız, normal, sıradan biri olduğunu yiyip hazmetmek zorunda kalıyor. Dünya
bir anda monotonlaşıyor. O muhteşem ego, kendi dünyasının krallığında hüküm
sürerken bir anda sıradan kul oluveriyor. Kimi egolar tahttan inmemek için
direniyor elbette ama onları izlemek de biz sıradanlar için neşeli anılara,
dedikodulara dönüşüyor. Hırçınlık ve vazgeçiş edebiyat olarak doğuyor sonra
bunun kabul edilişindeki huzur ve erdemlerle bambaşka edebiyatlar doğuyor.
Neyse. Lafı getirmek istediğim yer gerçekte bir cennet ya da
cehennemin olup olmadığı tartışması. Benmerkezci dönemi bitireli çok olsa da bazen
dünyada öyle olaylar meydana geliyor ki, ulan cennet de cehennem de galiba
burası diye düşünmeden edemiyorum. Önce Hintlilerin reenkarnasyonuna benzer bir
düşünce olarak başladı bu. Önceki hayatında götün tekiysen tekrar dünyaya
yollanıyorsun ve boktan bir hayata yazgılanıyorsundur belki diye bir şey
salladım kafamdan. Sonra bu düşünce pek sarmadı ve bir başkasına geçtim.
Oldukça tanıdık, eski bir düşünceye… Yani bu dünyanın benim için özel olarak
inşa edildiği duygusuna. Ama bu kez benimle sınırlı değil bu durum. Herkes için,
senin için, onun için, onun arkadaşı için ayrı ayrı milyarlarca dünya inşa
ediliyor. Laboratuardaki bir fare gibi herkes kendine özel inşa edilmiş o hayat
denen labirentin içinde yaşıyor. Başka herkes yalnızca suretlerden ibaret.
Mesela bu satırların yazarı olarak belki de ben senin
hayatındaki bir suret olarak yalnızca sana temas etmek için bu yazıyı
yazıyorum. Benim tüm yaratılış amacım senin hayatının bir köşesinde sana etki
etmek ve senin için tasarlanmış deney labirentinde bir uyaran olmak. Şimdi
buradaki “ben” kelimesini kendin ile değiştir mesela. Belki de sen bir
başkasının hayatı için yaratılmış öylesine bir suretsin. Tuhaf değil mi? Belki
de öylesine bir lavuk için yaratıldık hepimiz ya da tüm dünya bizim gibi bir
lavuk için yaratıldı.
İşte bu düşüncelerle jimnastik ederken enternette buna çok
benzer bir hikayeye denk geldim. Hikayede adam ölüyor ve tanrıyla konuşuyor.
Tanrı bu söylediklerimin hemen hemen aynılarını adama söylüyor. Herkes için
ayrı bir dünya yaratılmış olduğunu ve herkesin kemâle erene kadar milyonlarca
kez reenkarne değildiğini anlatıyor dünyaya yeniden göndermek üzere olduğu
kuluna. Adam soruyor bu kez tanrıya, “iyi de erenler bu iş ne kadar sürecek
böyle? Nedir bunun sonu?” diyor. Tanrı da, “Sen de benim gibi bir tanrı olup
mükemmelleşene kadar sürecek bu” diye yanıtlıyor.
Yani belki de dünya, yaşam ve yazgı denen şey insanı
mükemmelleştirip ondan tanrılar yaratmak için kurulmuş bir tür pentatlon
parkuru. Mükemmel beyazlığa ulaşana kadar yeniden ve yeniden makineye atılıp yıkanan
çamaşırlar gibiyiz. Bu işin ve her şeyin sonunda belki de eksiksiz birer tanrı
olarak Olimpos gibi bir yerde diğer tanrılara karışacağız belki, kim bilir?
Belki de kainat, evren dediğimiz uçsuz bucaksız sandığımız şu kapkara boşluk,
bir çocuğun yediği elmanın çekirdeğinin atomlarından biridir. Bizim makromuz,
bir başkasının mikrosu olabilir. Mikroskop altında incelediğimiz bakterilerden
ya da kuarklardan ne farkımız var güneş sisteminin dışından dünyaya
baktığımızda? Bu yıldızlı gökler, ne zaman başladı dönmeye? Neyse erenler konuyu değil, şarabı uzatalım... Çünkü bu konuyu bir yere bağlayacak babayiğit henüz doğmadı.
