Pazartesi, Ocak 7

uzun hikaye (devamı)


BÖLÜM II

Cemil Bey’in intiharı ve hindibalar meselesi 



Ne var ki önce Cemil Bey’in intiharından söz açmam gerek. Cemil Bey’le hukukumuz eskiye dayanırdı. Genellikle adalara giden vapurlarda karşılaşırdık. Göz çeperlerinin kırmızısına bakanlar onun alkoliğin teki olduğuna hüküm verirlerdi. Oysaki gözleri keskin, babacan bir balıkçıydı Cemil Bey. Çalkantılı bir ömrü vardı çünkü çoğu denizde geçmişti. Nasıl kimi insanı deniz tutarsa, onu da kara tutardı. Karada yürüyüşü paytak bir hâl alırdı. Koskoca deniz kurdunun kalıbına yakışmayan matrak yürüyüşü çocuklar ve adada yaşayan kediler için dikkate şayan bir olaydı ama bu durum Cemil Bey’in pek sikinde olmazdı. O insanlardan uzak yaşantısında, ekmeğinin peşinde biriydi. İnsanlardan kaçtığı için mi denize açılırdı yoksa denize açılmak mı onu insansız, yabani bir kuş yapmıştı? 


Cemil Bey’in intiharından sonra bu soruyu daha çok düşünür olmuştum. Belki ileride farklı bir yanıt bulurum ya da farklı bir soru sorarım ama bugünkü aklımla bana öyle geliyor ki Cemil Bey öteden beri insanlardan pek haz etmez, onlara tepeden bakardı. Ama bu kuru kuruya kibirden kaynaklanan büyüklenme değildi. Her denizci gibi onun da feylesof bir yönü vardı. Hayatı koca soru işaretleri arasında kaybolup beliren bir şamandıra gibiydi. Sürekli sorardı: Rüzgar imbattan mı esecekti yoksa karayelden mi? Bugün balık çıkacak mıydı, yoksa kuru simide talim mi edecekti? Hava yağacak mıydı, yoksa bulutlar blöf mü yapıyordu? Adada mı kalmalıydı yoksa Istanbul’a mı inmeliydi?  


Bana öyle geliyor ki sürekli sorgulamak, onu neden sürekli sorgulamak zorunda olduğu meselesini de sorgulamaya itmişti. Çok geçmeden de karada yaşayan insanların hayatlarını sorgulanamaz birer kale olarak inşa ettiklerinin ayırdına varmıştı. Aslında bu kanısında haksız sayılmazdı. Çoğumuz karaların sarsılmaz güveninde sıkıcı bir hayatın güvenliğine sığınabilmek için birbirleriyle yarışan bir avuç budaladan fazlası etmeyiz. Önce sıradan bir insan olmak için birbirimizin tepesine basıp, biribirimizi çiğneriz sonra sıradışı olmak için yine biribirimizi çiğneyip, gırtlak gırtlağa geliriz. Sisifos misali kendi cehennemimizde kavrulur gideriz. Bana kalırsa Cemil Bey o kızarık, esrarlı gözlerinin ardından bakınca en azından bu kadarını rahatlıkla görebiliyordu. Hatta büyükleniyordu demem bile bir hataydı. Biz birbirimizi yeme konusunda o denli iştahlı bir bayağılıkla küçülüyorduk ki Cemil Bey hiçbir şey yapmadan bile bize kıyasla devasa, ışıl ışıl bir deniz feneri gibi duruyordu. Onun nazarında; kol kola geldikleri kayalıklarda oturup efendi gibi içerken bir anda sike sürülmez bir nedenden ötürü birbirini bıçaklayan ayyaşlardan hiçbir farkımız yoktu. Biz salaklığa doymayalım, Cemil Bey uzaktan bizi izler, yanan cigaralığından bir fırt çeker, sonra belki bizi izlemekten de midesi bulanır, kendi hâline şükredip Istanbul’un saraylarına, günbatımına ve camilerine göz çevirirdi. Uzun sözün kısası, Cemil Bey’in intiharı hakkında vardığım yargılardan ilkine göre “normal insan” olarak adlandırması gerekenler bizler değildik. Cemil Bey idi. Ufak bir farkla tabi: Cemil Bey bir martıydı. Neyse, biz öykümüze dönelim.   

Cemil Bey’in gizemli intiharı Moda ve Adalar eşrafından şairleri, öykücüleri, ornitologları, biracıları, döşemecileri, şarapçıları, genç kızları, sosyologları ve repçileri epey uğraştırdı. Herkes intiharı kendince açıklamaya çalışıyor, en tatmin edici yanıtı kendisinin verdiğine inanıyordu. Genel kanaat bunun bir âşk intiharı olduğu yönündeydi. Cemil Bey’in yıllarca birlikte yaşadığı, avlandığı, uçtuğu, yüzdüğü Perran Hanım’ın götü boklu bir velet tarafından eğlence olsun diye saçmalı tüfekle öldürülmesi Cemil Bey’in kolunu kanadını kırmıştı. Aşkına kavuşmak için o da eşi Perran’ın ardından diğer dünyaya kanat açmıştı. Genel kanı bu yönde olsa da kanaat önderleri bu açıklamayı halkın müzmin romantizmine bağlıyor, olayın ardında bu arabesk bakışın ötesine geçen, daha derin nedenlerin yattığını ileri sürüyorlardı. Velhasıl ağzı olan konuşuyordu. Cemil Bey’in gizemli intiharı, birbirini izleyen renksiz kış günlerinde kamuoyunu oyalayan, hemen her birahanede ya da çay sohbetinde açılan, çoğu kez yumruklaşmalara ve kırgınlıklara yol açan tuhaf bir tartışma konusu oluvermişti. Öykünün doğası gereği bunlardan bazılarını aktarmadan geçmek, aktarmadan geçmek olur. O yüzden aktaralım: 


Öykücülere göre Cemil Bey basit bir sevda hastalığının kurbanı değildi. Tam aksine o artık sevememe hastalığına tutulmuştu. Sadece sevdiği martı Perran’ı değil, içinde kadınların, erkeklerin, gençlerin, simitlerin, kaldırımların ve köpük köpük dalgaların olduğu bir dünyanın topunu birden sevemez hâle gelmişti. Bunun nedeni de yılgınlığın getirdiği cesaretsizlikti. Cemil Bey’in bir buçuk milyon iskambil kağıdı kullanarak inşa ettiği ev daha tam ortasındayken yıkılmıştı. Cemil Bey de, “sikerler ulan” deyip aynı büyüklükte bir sevgiyi tekrar yok pahasına kaybetmek uğruna inşa edecek gücü kendinde bulamamıştı. E haliyle bir sevgi inşa etmeyeceksen yaşamanın anlamı yoktur. İşte öykücülere göre Cemil Bey’in intiharının nedeni buydu.  


Ornitologlara, yani kuşbilimcilere göreyse Cemil Bey’in intihar etmesi pek akla yatkın değildi. Çünkü intihar eden martı o güne dek görülmemişti. Onlara göre nasıl insan yere düşerken refleks olarak ellerini ileri uzatırsa, kuşlar da bir daldan ya da pervazdan atlarken içgüdüsel olarak kanatlarını açıp süzülürlerdi. Dolayısıyla bu olay Cemil Bey’in kanatlarında vuku bulan bir felç neticesinde gerçekleşen hazin ve ilginç bir ölümden ibaretti. Bu ölüme yüklenmek istenen duygusal açıklamalar safsaftadan öteye geçemezdi. 


Beri yandan şairler öteden beri Istanbul’u ve martılarını konu edindikleri için ve Cemil Bey de bir martı olduğu için bu gizemli intiharı anlaşılır kılmak üzere başka meslek gruplarından yapılan açıklamalara hiç kulak asmıyor hatta söylenenleri biraz tiye alıyorlardı. Ama bunu Degüstasyon’da değil, kendi aralarında bira içip fıstık yerken yapıyorlardı elbette.  



Onlara göre Cemil Bey’in intiharı düpedüz, su katılmamış bir aşk intiharıydı. Tasavvufçu şairlere göre zaten erimeden âşka erişmek mümkün değildi. Cemil Bey de ölen sevgilisinin, tanrıçasının ardından giderek sonsuza dek yek olacakları o yere varmak üzere kendini ateşe atmıştı. Tasavvufçu şair abilere göre Cemil Bey yok olmamıştı. Olaya intihar denmesi dünyevilerin uydurduğu sığlık ve bayağılık kokan, kör işi bir açıklamaydı. Cemil Bey ölmek bir yana, esas şimdi tek olabilmiş ve kendini bulabilmişti. Cemil Bey’in bu andan önceki tüm hayatı beyhude yere kendini aramakla geçen bir yoksunluk hatırasıydı. O kayboluşundan kurtulabilen bilge bir insandı. Düzeltiyorum, martıydı. 


Tasavvufçu olmayan düz-beyaz, çizgisiz şairler kendi aralarında ha pasa kavga edip küstükleri için ortak bir açıklama getiremiyorlardı Cemil Bey’in intiharına. Ama ortalıklarda dolanan lakırdıları süzmek gerekirse şairlerin birleştiği nokta şuydu: Cemil Bey, altı yaşında veletlerle sabahtan akşama kutu kutu pense oynamaktan bıkmış bir yetişkindi ve sıkılınca da oyundan çıkmıştı. Yani Cemil Bey, Perran Hanım için değil, kendisi için intihar etmişti. Elbette oyun arkadaşını yitirmiş olmasının da bunda büyük bir etkisi olmalıydı. Ama hepsi bu değildi. Daha da vahimi, tüm şairler gibi Cemil Bey de aşka âşık olmuştu. Âşık olduğunu sandığı ya da belki de gerçekten âşık olduğu dişisi, kendisinde aşk duygusu uyandırdığı için Cemil Bey’in ilgisini çekiyordu. Bu kaynak tükenince Cemil Bey de her Istanbullu martı gibi alınganlaşmış, kırılganlaşmış ve kendi sonunu hazırlamıştı.  


Eleştirmenlere göre Cemil Bey diye bir kuş gerçekte hiçbir zaman yaşamamıştı. O bir öykü karakteriydi ve ölümünden de onu oluşturan yazar, yani bendeniz sorumlu olabilirdi. 


Yapı-sökümcülere göre eleştirmenler bir noktaya kadar haklıydı. Ama yine de Cemil Bey’in ölümü ve yaşamı kesin değildi. O sürekli bir yeniden okuma içinde muğlaklaşan bir hissiyattı ancak. Olayın faili olarak nitelendirilebilecek tek kişi olan yazar, topu ortaya atıp her zamanki gibi kaçmıştı.  


Repçilerin açıklamasından kimse bir bok anlamadı. Takara tukara bir şeyler geveleyip geçmişlerdi. Türkçesi şuydu: Açıklanamazlığı bir açıklama olarak göstermeye gayret ederek intiharın gizemine giz katmak istiyorlardı. Kimi repçiler anlamsızlığa isyan edişin büyük önderi ve fikir babası olarak Cemil Bey’i görüp onun izinden intihar ettiler. Kimileriyse rep müziği terk ettiler. Bazıları dövmelerini sildirip çoluk çocuğa karıştı.  


Modalı genç kızlar için Cemil Bey’in intiharı bambaşka anlamlarla doluydu. Onlar için sevgi dolu naif bir kız olmak küçük düşürücüydü. Gözü yaşlı, eli selpaklı kızlara tepeden bakıyorlardı. Tıpkı erkeklerin kendi aralarında çocuksu bir salaklıkla delikanlılık yarıştırması gibi onlar da kalplerinin sevgisizliğini yarıştırmak için alaycılığı, ironiyi kullanıyor, sevgiyi değil zekayı kutsamakla övünüyorlardı. Liseli bir kız gibi şapşal bir âşık olmak yerine erkekler gibi rasyonel görünmek, onlarla boy ölçüşebilecek güçte olduklarını önceki kuşaklara göstermek istiyorlardı. Bu yüzden genç kızlık gönüllerinde biriken sevgiden utanıyor, onu birbirlerinden olabildiğince gizlemeye çalışıyorlardı. 


Zaten alaycı oluşları da düpedüz bu korkudan kaynaklanıyordu. Yani deli gibi sevebilme potansiyellerinin ortaya çıkmasından… Gelgelelim kendi aralarında ne denli hayta görünmek için birbirleriyle yarışsalar da içlerindeki kadınlığın sağaltıcı sevgisi günden güne bir sifon gibi birikiyordu. Nasıl ki erkek çükünü kullandıkça kendini daha erkek hissederse, kadın da içgüdüsel olarak anaçlığın sağalıtıcı sevgisini üzerinde tatbik edecek yaralı bir “serseri” – bu lafı kullanırlardı- arar durur, bulunca da ondan yavrulayarak kadınca sevgisini gerçek kaynağına, yani yavrusuna aktarırdı. İşte Cemil Bey, kadının iyileştirici sevgisiyle sağaltılması gereken saf bir kadınlık nesnesiydi. Ama iyileştirilemeden ölmüştü. Üstlelik bu bir intihardı! Genç kızlar, kadınca bir sevgi geliştirip geliştiremeyeceklerini düşünüyorlar, gelişecek bu sevgiyi harcamaya değecek bir erkeğin ortalıklarda kalıp kalmadığını sessiz sedasız dillendiriyorlardı kendi içlerinde, otobüs duraklarında, metrolarda ya da mum yakarak oturdukları yatak odalarının halılarında… Kimileri içlerinde biriken sevginin hiçbir erkeğe verilemeden kuruyup kalmasından korkuyordu haklı olarak. Kimileri bir adım daha ileri gidip kendilerini 45 yaşında, evinde 16 kedi besleyen yalnız kadınlar olarak hayal ediyordu.  


Bu umutsuzluk buhranları onları içten içe tedirgin ediyor, tedirginlik de hareketlerine güvensizlik olarak yansıyor, Modalı kız vakarları bozulur gibi oluyordu. Bazıları birkaç erkekle yatarsam bu saçma sorular  geçer belki diye düşünüp barda ona buna veriyor ve bir müddet rahatlıyordu. Ama sorular devam ediyordu. Belki gerçekten de Cemil Bey’in intiharından sonra birçok kadın gibi onlar da dilsiz, kör bir kalple kalacak, bir daha kimseyi sevemeyeceklerine kanaat getireceklerdi. Kim bilir?  


Çocuklara göre Cemil Bey palyaçolardan korkutuğu için intihar etmişti. Çocuklar her zamanki gibi lafı iyi saplamışlardı... 


Kedilerse Cemil Bey’in intiharını duyunca önce bir an duraksamışlar sonra kıçlarını yalamaya devam etmişlerdi. O kediler ki ölülerini saklarlar. Kızamam.  


Bana göre Cemil Bey’de bir alegori yoktu. Cemil Bey, ben, sen, o veya şu değildi. Cemil Bey Türkçeydi. Herkesçe yazıldığı gibi okunurdu. Ne bir eksik, ne bir fazla. Yani herkes için hem eksik, hem fazla. Ve dahasını istersen, benim gördüğüm Cemil Bey yere düşmeden önce, çok önce ölmüştü. Peki ölü biri nasıl karar verip boşluğa atlayabilir o zaman değil mi? Ben de bu konuda epey kafa yordum. Fakat önce Cemil Bey’in burnumun dibinde gerçekleşen intiharından bahsetmem gerek.



Mavi odada dikilip durduğum sabahların biriydi. Jerzy hergelesi ortalıklarda yoktu. Pencerelerden dışarı bakarken pervaza konan Cemil Bey’i gördüm. Üzerinde her gün giydiği yılgınlıktan daha fazlası yoktu. Biraz havadan sudan konuştuk. Balıklardan, bulutların gümüş sırtı tepelerinden, Topkapı Sarayı’nda uyuklayan bekçilerden… Sonra bana tuhaf bazı sorular sordu. Tuhaf olduğu için hatırladığım mevzular... Tuttuğum yerden yakalamaya gayret ediyor, meseleyi kavramaya çalışıyordum. 


-          ­Azizim, sana bir soru, dedi Cemil Bey vapur bacasında islenmiş bayrak bezi sesli gırtlağından…

-          Buyur Cemil Bey dedim, sor…

-          Sence birbirini hiç tanımamış iki sevgili olabilir mi?

-          Pek âlâ olabilir dedim tereddüt etmeden.

-          Peki bunlar, hiç gitmedikleri bir kırda, hiç gelmemiş bir ilkbaharın öğleden sonrasında gezebilirler mi?

-          Gezebilirler tabi. Hiç gidilmeyen kırlar ne için var? Gidilmek için. Hiç gelmeyen ilkbaharlar da gelmek için.

-          İyi dedin… Peki bu birbirini tanımayan iki sevgili, kırlarda yürürken ele tutuşmazdan önce elleri terler mi? 

-          Galiba terler. Terleyebilir yani… 

-          Hindibaları sayabilirler mi, hiç gitmedikleri bir kırda? 

-         

-          Oğlan, hiç tanımadığı sevgilisine, hiç gitmedikleri kırdaki hindibaları toplamak istese, sonra koparmayı düşündüğü üç küçük sarı hindibağı yarı beline kadar suyla doldurduğu bir çay bardağının içinde hayal etse, kız da “koparma lûtfen” dese, o üç küçük hindiba o bardağın içinde mi olur yoksa toprakta mı?

-          Oğlan koparıyor mu hindibaları?

-          Soruyu iyi dinle azizim. Hindibalar bardakta mı, toprakta mı?

-          Hiç gidilmemiş kır artık gidilmiştir Cemil Bey Abi dedim. Bi’anda kabaran samimiyet duygusuyla, ‘bey’in sonuna ‘abi’yi de yapıştırdım. Başından beri ağabeyin olarak gördüğün birine saygından “Bey” dersin de “Abi” de diyesin gelir ya inceden. Sonra bir yerde patlatıverirsin. O hesap işte. Sonra devam ettim: -

-          Benim zihnimde, hiç tanışmamış iki sevgilinin ayakları o kırların çimenlerini çiğnemiştir artık Cemil Abi. Çünkü sen bana bunu anlattın, ben de hayal ettim. Hayal ettiğim anda bu olaylar olmuştur. Hindibalar hem masanın ortasında duran küçük çay bardağının içindedir hem de toprakta yaşama devam etmektedir.

-          Öylese yaz azizim! dedi Cemil Abi: O zaman hiç olmamış bir martı da onları görmüştür anasını satayım! Yaz! Onları Cemil görmüştür. Haydi eyvallah…



Lan, man demeye kalmadan Cemil Bey pervazdan bırakıverdi kendini. Tek bir kanadını dahi açmadı. Öylece, gazeteye sarılıp aşağı atılan bir ev anahtarı gibi yere düştü, az sekti. İçimde bir tavuğun kafası koptu. Anasını sikeyim bu işin. Gitti Cemilabi… Gitti. Elimin dibinden gitti. İşte şimdi iki saniye önce burada laflıyorduk. Avuçlarım yumruk oldu kaldı. Pencereden peşisıra bakakaldım, öylece bombok… 


Hay dedim sikeyim mavi odasını da, Jerzy’sini de… İndim aşağı. Aldım Cemil Bey’i avuçlarıma. Yüksek Kaldırım’dan aşağı başladım yürümeğe, denize doğru… Mısır Çarşı’sına gidecektim hesapta. Ketenciler Kapısı’na… Aklıma biraz keten kestirmek ve kefen almak geldi nedense. Yürüyordum boyuna. Cemil Bey hala sıcacıktı avuçlarımda. Sinirim bozuldu. Oturdum bir bankta, elimde Cemil Bey, hıçkıra hıçkıra ağladım. Takatim de kalmadı. Kerhane tatlısı satıcıları, seyyar börekçiler filan geçiyordu ağır ağır yokuşun başına doğru. Sonrasını hatırlamıyorum tam. Cemil Bey’i adaya gömdüm. Oturdum bir gündüz birası söyledim. Daha bir. Bir daha. bir daha, bir daha… Sonra üşüdüm. Rakı söyledim… Türkü söyledim. Burnum aktı, sümüklerim sigarama vardı. Sigara içtim. Felçli gibi kaldım siktirici kır gazinosu iskemlesinde. Parmaklarım uyuştu soğuktan. Isıtmak için elimi ceketimin cebine attım. Baktım küçük beyaz bir kağıt cebimde. Açtım. İçinde ot vardı. Sardım. Cemil Bey’i, Cemil Abi’yi andım. 


Cemil Abi, öldüğü için yaşaması bitmemişti. Bilakis yaşaması bittiği için ölmüştü. Nasıl ki bir mektup yazılınca yaşar, bir şarkı söylenince işitilir ya da bir kağıdı rüzgara salarsan uçurtma olur, işte o hesap biraz... Kimse Cemil Bey varolmadı diyemez. Yazılmadı diyemez. Tutup da Cemil Bey balık çarşısına gitmemiştir diyemez. Rakı içmemiştir hiç diyemez. Cemil Abi Türkçeydi. Herkes gibi yazıldığı gibi okunurdu. Okundu…  Hem hep oldu hem hep olmadı. Hem öldü hem ölmedi. O her şeyi yaşadı. Yaşanmamış şeyleri dahi yaşadı ve yaşaması bitti. İşte şu anlattığı hindibalar gibiydi. Hem koparılıp çay bardağına kondu sevgili masasında, hem toprakta kaldı sevgilisinin ricasında. Okuyanın iç sesinin sâdasında, sevgilileri gördü kuş bakışı, hiç tanışmamış.