BÖLÜM II
Cemil Bey’in intiharı ve hindibalar meselesi
Ne var ki
önce Cemil Bey’in intiharından söz açmam gerek. Cemil Bey’le hukukumuz eskiye
dayanırdı. Genellikle adalara giden vapurlarda karşılaşırdık. Göz çeperlerinin
kırmızısına bakanlar onun alkoliğin teki olduğuna hüküm verirlerdi. Oysaki
gözleri keskin, babacan bir balıkçıydı Cemil Bey. Çalkantılı bir ömrü vardı
çünkü çoğu denizde geçmişti. Nasıl kimi insanı deniz tutarsa, onu da kara
tutardı. Karada yürüyüşü paytak bir hâl alırdı. Koskoca deniz kurdunun kalıbına
yakışmayan matrak yürüyüşü çocuklar ve adada yaşayan kediler için dikkate şayan
bir olaydı ama bu durum Cemil Bey’in pek sikinde olmazdı. O insanlardan uzak
yaşantısında, ekmeğinin peşinde biriydi. İnsanlardan kaçtığı için mi denize
açılırdı yoksa denize açılmak mı onu insansız, yabani bir kuş yapmıştı?
Cemil Bey’in
intiharından sonra bu soruyu daha çok düşünür olmuştum. Belki ileride farklı
bir yanıt bulurum ya da farklı bir soru sorarım ama bugünkü aklımla bana öyle
geliyor ki Cemil Bey öteden beri insanlardan pek haz etmez, onlara tepeden bakardı.
Ama bu kuru kuruya kibirden kaynaklanan büyüklenme değildi. Her denizci gibi
onun da feylesof bir yönü vardı. Hayatı koca soru işaretleri arasında kaybolup
beliren bir şamandıra gibiydi. Sürekli sorardı: Rüzgar imbattan mı esecekti
yoksa karayelden mi? Bugün balık çıkacak mıydı, yoksa kuru simide talim mi
edecekti? Hava yağacak mıydı, yoksa bulutlar blöf mü yapıyordu? Adada mı
kalmalıydı yoksa Istanbul’a mı inmeliydi?
Bana öyle
geliyor ki sürekli sorgulamak, onu neden sürekli sorgulamak zorunda olduğu
meselesini de sorgulamaya itmişti. Çok geçmeden de karada yaşayan insanların
hayatlarını sorgulanamaz birer kale olarak inşa ettiklerinin ayırdına varmıştı.
Aslında bu kanısında haksız sayılmazdı. Çoğumuz karaların sarsılmaz güveninde
sıkıcı bir hayatın güvenliğine sığınabilmek için birbirleriyle yarışan bir avuç
budaladan fazlası etmeyiz. Önce sıradan bir insan olmak için birbirimizin
tepesine basıp, biribirimizi çiğneriz sonra sıradışı olmak için yine
biribirimizi çiğneyip, gırtlak gırtlağa geliriz. Sisifos misali kendi
cehennemimizde kavrulur gideriz. Bana kalırsa Cemil Bey o kızarık, esrarlı
gözlerinin ardından bakınca en azından bu kadarını rahatlıkla görebiliyordu.
Hatta büyükleniyordu demem bile bir hataydı. Biz birbirimizi yeme konusunda o
denli iştahlı bir bayağılıkla küçülüyorduk ki Cemil Bey hiçbir şey yapmadan
bile bize kıyasla devasa, ışıl ışıl bir deniz feneri gibi duruyordu. Onun
nazarında; kol kola geldikleri kayalıklarda oturup efendi gibi içerken bir anda
sike sürülmez bir nedenden ötürü birbirini bıçaklayan ayyaşlardan hiçbir
farkımız yoktu. Biz salaklığa doymayalım, Cemil Bey uzaktan bizi izler, yanan
cigaralığından bir fırt çeker, sonra belki bizi izlemekten de midesi bulanır,
kendi hâline şükredip Istanbul’un saraylarına, günbatımına ve camilerine göz
çevirirdi. Uzun sözün kısası, Cemil Bey’in intiharı hakkında vardığım
yargılardan ilkine göre “normal insan” olarak adlandırması gerekenler bizler
değildik. Cemil Bey idi. Ufak bir farkla tabi: Cemil Bey bir martıydı. Neyse,
biz öykümüze dönelim.
Cemil Bey’in
gizemli intiharı Moda ve Adalar eşrafından şairleri, öykücüleri, ornitologları,
biracıları, döşemecileri, şarapçıları, genç kızları, sosyologları ve repçileri
epey uğraştırdı. Herkes intiharı kendince açıklamaya çalışıyor, en tatmin edici
yanıtı kendisinin verdiğine inanıyordu. Genel kanaat bunun bir âşk intiharı
olduğu yönündeydi. Cemil Bey’in yıllarca birlikte yaşadığı, avlandığı, uçtuğu,
yüzdüğü Perran Hanım’ın götü boklu bir velet tarafından eğlence olsun diye
saçmalı tüfekle öldürülmesi Cemil Bey’in kolunu kanadını kırmıştı. Aşkına
kavuşmak için o da eşi Perran’ın ardından diğer dünyaya kanat açmıştı. Genel
kanı bu yönde olsa da kanaat önderleri bu açıklamayı halkın müzmin romantizmine
bağlıyor, olayın ardında bu arabesk bakışın ötesine geçen, daha derin
nedenlerin yattığını ileri sürüyorlardı. Velhasıl ağzı olan konuşuyordu. Cemil
Bey’in gizemli intiharı, birbirini izleyen renksiz kış günlerinde kamuoyunu
oyalayan, hemen her birahanede ya da çay sohbetinde açılan, çoğu kez yumruklaşmalara
ve kırgınlıklara yol açan tuhaf bir tartışma konusu oluvermişti. Öykünün doğası
gereği bunlardan bazılarını aktarmadan geçmek, aktarmadan geçmek olur. O yüzden
aktaralım:
Öykücülere
göre Cemil Bey basit bir sevda hastalığının kurbanı değildi. Tam aksine o artık
sevememe hastalığına tutulmuştu. Sadece sevdiği martı Perran’ı değil, içinde
kadınların, erkeklerin, gençlerin, simitlerin, kaldırımların ve köpük köpük
dalgaların olduğu bir dünyanın topunu birden sevemez hâle gelmişti. Bunun
nedeni de yılgınlığın getirdiği cesaretsizlikti. Cemil Bey’in bir buçuk milyon
iskambil kağıdı kullanarak inşa ettiği ev daha tam ortasındayken yıkılmıştı.
Cemil Bey de, “sikerler ulan” deyip aynı büyüklükte bir sevgiyi tekrar yok
pahasına kaybetmek uğruna inşa edecek gücü kendinde bulamamıştı. E haliyle bir
sevgi inşa etmeyeceksen yaşamanın anlamı yoktur. İşte öykücülere göre Cemil
Bey’in intiharının nedeni buydu.
Ornitologlara,
yani kuşbilimcilere göreyse Cemil Bey’in intihar etmesi pek akla yatkın
değildi. Çünkü intihar eden martı o güne dek görülmemişti. Onlara göre nasıl
insan yere düşerken refleks olarak ellerini ileri uzatırsa, kuşlar da bir
daldan ya da pervazdan atlarken içgüdüsel olarak kanatlarını açıp süzülürlerdi.
Dolayısıyla bu olay Cemil Bey’in kanatlarında vuku bulan bir felç neticesinde
gerçekleşen hazin ve ilginç bir ölümden ibaretti. Bu ölüme yüklenmek istenen
duygusal açıklamalar safsaftadan öteye geçemezdi.
Beri yandan
şairler öteden beri Istanbul’u ve martılarını konu edindikleri için ve Cemil
Bey de bir martı olduğu için bu gizemli intiharı anlaşılır kılmak üzere başka
meslek gruplarından yapılan açıklamalara hiç kulak asmıyor hatta söylenenleri
biraz tiye alıyorlardı. Ama bunu Degüstasyon’da değil, kendi aralarında bira
içip fıstık yerken yapıyorlardı elbette.
Onlara göre
Cemil Bey’in intiharı düpedüz, su katılmamış bir aşk intiharıydı. Tasavvufçu
şairlere göre zaten erimeden âşka erişmek mümkün değildi. Cemil Bey de ölen
sevgilisinin, tanrıçasının ardından giderek sonsuza dek yek olacakları o yere
varmak üzere kendini ateşe atmıştı. Tasavvufçu şair abilere göre Cemil Bey yok
olmamıştı. Olaya intihar denmesi dünyevilerin uydurduğu sığlık ve bayağılık
kokan, kör işi bir açıklamaydı. Cemil Bey ölmek bir yana, esas şimdi tek
olabilmiş ve kendini bulabilmişti. Cemil Bey’in bu andan önceki tüm hayatı
beyhude yere kendini aramakla geçen bir yoksunluk hatırasıydı. O kayboluşundan
kurtulabilen bilge bir insandı. Düzeltiyorum, martıydı.
Tasavvufçu
olmayan düz-beyaz, çizgisiz şairler kendi aralarında ha pasa kavga edip
küstükleri için ortak bir açıklama getiremiyorlardı Cemil Bey’in intiharına.
Ama ortalıklarda dolanan lakırdıları süzmek gerekirse şairlerin birleştiği
nokta şuydu: Cemil Bey, altı yaşında veletlerle sabahtan akşama kutu kutu pense
oynamaktan bıkmış bir yetişkindi ve sıkılınca da oyundan çıkmıştı. Yani Cemil
Bey, Perran Hanım için değil, kendisi için intihar etmişti. Elbette oyun
arkadaşını yitirmiş olmasının da bunda büyük bir etkisi olmalıydı. Ama hepsi bu
değildi. Daha da vahimi, tüm şairler gibi Cemil Bey de aşka âşık olmuştu. Âşık
olduğunu sandığı ya da belki de gerçekten âşık olduğu dişisi, kendisinde aşk
duygusu uyandırdığı için Cemil Bey’in ilgisini çekiyordu. Bu kaynak tükenince
Cemil Bey de her Istanbullu martı gibi alınganlaşmış, kırılganlaşmış ve kendi
sonunu hazırlamıştı.
Eleştirmenlere
göre Cemil Bey diye bir kuş gerçekte hiçbir zaman yaşamamıştı. O bir öykü
karakteriydi ve ölümünden de onu oluşturan yazar, yani bendeniz sorumlu
olabilirdi.
Yapı-sökümcülere
göre eleştirmenler bir noktaya kadar haklıydı. Ama yine de Cemil Bey’in ölümü
ve yaşamı kesin değildi. O sürekli bir yeniden okuma içinde muğlaklaşan bir
hissiyattı ancak. Olayın faili olarak nitelendirilebilecek tek kişi olan yazar,
topu ortaya atıp her zamanki gibi kaçmıştı.
Repçilerin
açıklamasından kimse bir bok anlamadı. Takara tukara bir şeyler geveleyip
geçmişlerdi. Türkçesi şuydu: Açıklanamazlığı bir açıklama olarak göstermeye
gayret ederek intiharın gizemine giz katmak istiyorlardı. Kimi repçiler anlamsızlığa
isyan edişin büyük önderi ve fikir babası olarak Cemil Bey’i görüp onun izinden
intihar ettiler. Kimileriyse rep müziği terk ettiler. Bazıları dövmelerini
sildirip çoluk çocuğa karıştı.
Modalı genç kızlar
için Cemil Bey’in intiharı bambaşka anlamlarla doluydu. Onlar için sevgi dolu
naif bir kız olmak küçük düşürücüydü. Gözü yaşlı, eli selpaklı kızlara tepeden
bakıyorlardı. Tıpkı erkeklerin kendi aralarında çocuksu bir salaklıkla
delikanlılık yarıştırması gibi onlar da kalplerinin sevgisizliğini yarıştırmak
için alaycılığı, ironiyi kullanıyor, sevgiyi değil zekayı kutsamakla
övünüyorlardı. Liseli bir kız gibi şapşal bir âşık olmak yerine erkekler gibi
rasyonel görünmek, onlarla boy ölçüşebilecek güçte olduklarını önceki kuşaklara
göstermek istiyorlardı. Bu yüzden genç kızlık gönüllerinde biriken sevgiden
utanıyor, onu birbirlerinden olabildiğince gizlemeye çalışıyorlardı.
Zaten alaycı
oluşları da düpedüz bu korkudan kaynaklanıyordu. Yani deli gibi sevebilme
potansiyellerinin ortaya çıkmasından… Gelgelelim kendi aralarında ne denli
hayta görünmek için birbirleriyle yarışsalar da içlerindeki kadınlığın
sağaltıcı sevgisi günden güne bir sifon gibi birikiyordu. Nasıl ki erkek çükünü
kullandıkça kendini daha erkek hissederse, kadın da içgüdüsel olarak anaçlığın
sağalıtıcı sevgisini üzerinde tatbik edecek yaralı bir “serseri” – bu lafı
kullanırlardı- arar durur, bulunca da ondan yavrulayarak kadınca sevgisini
gerçek kaynağına, yani yavrusuna aktarırdı. İşte Cemil Bey, kadının
iyileştirici sevgisiyle sağaltılması gereken saf bir kadınlık nesnesiydi. Ama
iyileştirilemeden ölmüştü. Üstlelik bu bir intihardı! Genç kızlar, kadınca bir
sevgi geliştirip geliştiremeyeceklerini düşünüyorlar, gelişecek bu sevgiyi harcamaya
değecek bir erkeğin ortalıklarda kalıp kalmadığını sessiz sedasız
dillendiriyorlardı kendi içlerinde, otobüs duraklarında, metrolarda ya da mum
yakarak oturdukları yatak odalarının halılarında… Kimileri içlerinde biriken
sevginin hiçbir erkeğe verilemeden kuruyup kalmasından korkuyordu haklı olarak.
Kimileri bir adım daha ileri gidip kendilerini 45 yaşında, evinde 16 kedi
besleyen yalnız kadınlar olarak hayal ediyordu.
Bu
umutsuzluk buhranları onları içten içe tedirgin ediyor, tedirginlik
de hareketlerine güvensizlik olarak yansıyor, Modalı kız vakarları bozulur gibi
oluyordu. Bazıları birkaç erkekle yatarsam bu saçma sorular geçer belki
diye düşünüp barda ona buna veriyor ve bir müddet rahatlıyordu. Ama sorular
devam ediyordu. Belki gerçekten de Cemil Bey’in intiharından sonra birçok kadın
gibi onlar da dilsiz, kör bir kalple kalacak, bir daha kimseyi
sevemeyeceklerine kanaat getireceklerdi. Kim bilir?
Çocuklara
göre Cemil Bey palyaçolardan korkutuğu için intihar etmişti. Çocuklar her
zamanki gibi lafı iyi saplamışlardı...
Kedilerse
Cemil Bey’in intiharını duyunca önce bir an duraksamışlar sonra kıçlarını
yalamaya devam etmişlerdi. O kediler ki ölülerini saklarlar. Kızamam.
Bana göre
Cemil Bey’de bir alegori yoktu. Cemil Bey, ben, sen, o veya şu değildi. Cemil
Bey Türkçeydi. Herkesçe yazıldığı gibi okunurdu. Ne bir eksik, ne bir fazla.
Yani herkes için hem eksik, hem fazla. Ve dahasını istersen, benim gördüğüm
Cemil Bey yere düşmeden önce, çok önce ölmüştü. Peki ölü biri nasıl karar verip
boşluğa atlayabilir o zaman değil mi? Ben de bu konuda epey kafa yordum. Fakat
önce Cemil Bey’in burnumun dibinde gerçekleşen intiharından bahsetmem gerek.
Mavi odada
dikilip durduğum sabahların biriydi. Jerzy hergelesi ortalıklarda yoktu. Pencerelerden
dışarı bakarken pervaza konan Cemil Bey’i gördüm. Üzerinde her gün giydiği
yılgınlıktan daha fazlası yoktu. Biraz havadan sudan konuştuk. Balıklardan,
bulutların gümüş sırtı tepelerinden, Topkapı Sarayı’nda uyuklayan bekçilerden…
Sonra bana tuhaf bazı sorular sordu. Tuhaf olduğu için hatırladığım mevzular...
Tuttuğum yerden yakalamaya gayret ediyor, meseleyi kavramaya
çalışıyordum.
-
Azizim, sana bir
soru, dedi Cemil Bey vapur bacasında islenmiş bayrak bezi sesli gırtlağından…
-
Buyur Cemil Bey dedim, sor…
-
Sence birbirini hiç tanımamış iki sevgili olabilir mi?
-
Pek âlâ olabilir dedim tereddüt etmeden.
-
Peki bunlar, hiç gitmedikleri bir kırda, hiç gelmemiş
bir ilkbaharın öğleden sonrasında gezebilirler mi?
-
Gezebilirler tabi. Hiç gidilmeyen kırlar ne için var?
Gidilmek için. Hiç gelmeyen ilkbaharlar da gelmek için.
-
İyi dedin… Peki bu birbirini tanımayan iki sevgili,
kırlarda yürürken ele tutuşmazdan önce elleri terler mi?
-
Galiba terler. Terleyebilir yani…
-
Hindibaları sayabilirler mi, hiç gitmedikleri bir
kırda?
-
…
-
Oğlan, hiç tanımadığı sevgilisine, hiç gitmedikleri
kırdaki hindibaları toplamak istese, sonra koparmayı düşündüğü üç küçük sarı
hindibağı yarı beline kadar suyla doldurduğu bir çay bardağının içinde hayal
etse, kız da “koparma lûtfen” dese, o üç küçük hindiba o bardağın içinde mi
olur yoksa toprakta mı?
-
Oğlan koparıyor mu hindibaları?
-
Soruyu iyi dinle azizim. Hindibalar bardakta mı,
toprakta mı?
-
Hiç gidilmemiş kır artık gidilmiştir Cemil Bey Abi
dedim. Bi’anda kabaran samimiyet duygusuyla, ‘bey’in sonuna ‘abi’yi de
yapıştırdım. Başından beri ağabeyin olarak gördüğün birine saygından “Bey”
dersin de “Abi” de diyesin gelir ya inceden. Sonra bir yerde patlatıverirsin. O
hesap işte. Sonra devam ettim: -
-
Benim zihnimde, hiç tanışmamış iki sevgilinin ayakları
o kırların çimenlerini çiğnemiştir artık Cemil Abi. Çünkü sen bana bunu
anlattın, ben de hayal ettim. Hayal ettiğim anda bu olaylar olmuştur.
Hindibalar hem masanın ortasında duran küçük çay bardağının içindedir hem de toprakta
yaşama devam etmektedir.
-
Öylese yaz azizim! dedi Cemil Abi: O zaman hiç olmamış
bir martı da onları görmüştür anasını satayım! Yaz! Onları Cemil görmüştür.
Haydi eyvallah…
Lan, man
demeye kalmadan Cemil Bey pervazdan bırakıverdi kendini. Tek bir kanadını dahi
açmadı. Öylece, gazeteye sarılıp aşağı atılan bir ev anahtarı gibi yere düştü,
az sekti. İçimde bir tavuğun kafası koptu. Anasını sikeyim bu işin. Gitti
Cemilabi… Gitti. Elimin dibinden gitti. İşte şimdi iki saniye önce burada
laflıyorduk. Avuçlarım yumruk oldu kaldı. Pencereden peşisıra bakakaldım,
öylece bombok…
Hay dedim sikeyim
mavi odasını da, Jerzy’sini de… İndim aşağı. Aldım Cemil Bey’i avuçlarıma.
Yüksek Kaldırım’dan aşağı başladım yürümeğe, denize doğru… Mısır Çarşı’sına
gidecektim hesapta. Ketenciler Kapısı’na… Aklıma biraz keten kestirmek ve kefen
almak geldi nedense. Yürüyordum boyuna. Cemil Bey hala sıcacıktı avuçlarımda.
Sinirim bozuldu. Oturdum bir bankta, elimde Cemil Bey, hıçkıra hıçkıra ağladım.
Takatim de kalmadı. Kerhane tatlısı satıcıları, seyyar börekçiler filan
geçiyordu ağır ağır yokuşun başına doğru. Sonrasını hatırlamıyorum tam. Cemil
Bey’i adaya gömdüm. Oturdum bir gündüz birası söyledim. Daha bir. Bir daha. bir
daha, bir daha… Sonra üşüdüm. Rakı söyledim… Türkü söyledim. Burnum aktı,
sümüklerim sigarama vardı. Sigara içtim. Felçli gibi kaldım siktirici kır
gazinosu iskemlesinde. Parmaklarım uyuştu soğuktan. Isıtmak için elimi
ceketimin cebine attım. Baktım küçük beyaz bir kağıt cebimde. Açtım. İçinde ot
vardı. Sardım. Cemil Bey’i, Cemil Abi’yi andım.
Cemil Abi,
öldüğü için yaşaması bitmemişti. Bilakis yaşaması bittiği için ölmüştü. Nasıl
ki bir mektup yazılınca yaşar, bir şarkı söylenince işitilir ya da bir kağıdı
rüzgara salarsan uçurtma olur, işte o hesap biraz... Kimse Cemil Bey varolmadı
diyemez. Yazılmadı diyemez. Tutup da Cemil Bey balık çarşısına gitmemiştir
diyemez. Rakı içmemiştir hiç diyemez. Cemil Abi Türkçeydi. Herkes gibi
yazıldığı gibi okunurdu. Okundu… Hem hep
oldu hem hep olmadı. Hem öldü hem ölmedi. O her şeyi yaşadı. Yaşanmamış şeyleri
dahi yaşadı ve yaşaması bitti. İşte şu anlattığı hindibalar gibiydi. Hem
koparılıp çay bardağına kondu sevgili masasında, hem toprakta kaldı
sevgilisinin ricasında. Okuyanın iç sesinin sâdasında, sevgilileri gördü kuş
bakışı, hiç tanışmamış.
