*** Filmi izlemeyenler okumamalı ***
Bir kadın hastaneye gitmeye korktuğu için iki kişi ölür. Olay bu. Yok çok ağladım, vay efendim gözlerim şişti filan gibi bir durum yok. Tam aksine kadın hastaneye gitmeye korktuğu için ve önlenebilecekken tedavi görmeyi reddettiği için kadının sorumsuz davranışına sinirlendim. Hem kendi felç olup süründü hem de tonton amcayı ziyan etti. Haneke'nin daha iyi filmleri varken bu filminin Altın Palmiye alması şaşırtıcı.
Öykü anlatım tarzında da bir zeka göremedim. Haneke'nin çok daha zekice anlattığı öyküleri vardı. Örneğin "La pianiste" ve "Funny Game"s. Ya da Von Trier'in "Europa" filmi de ilginç bir öykü anlatımına sahiptir.
Ama bu filmde öyle bir ustalık göremedim. Musluğun açık bırakılması gerilimi artırmak için düşünülmüş güzel bir hareketti, bir de sembolik güvercinin yakalanması ilginçti. Dışında doğallaştırılmaya çalışılmış bir akış vardı. Üstelik acemice geldi bana bu. Bağımsız sinemaya yeni başlayan yönetmenlerin sık kullandığı "gereksiz sahne uzatımı" filmde ara ara çıkıyor, izleyenin aklı öyküyü bırakıp, yönetmenin neden burayı böylesine uzun tuttuğu sorusuyla güreşmeye başlıyor uçsuz bucaksız çayırlarda. Yani yönetmen öykünün önüne geçiyor. Öyküyü doğallaştırayım derken kendini öykünün önüne atıyor.
Oysaki Nuri Bilge Ceylan "Bir Zamanlar Anadolu" filminde uzun tuttuğu planları nasıl da doğal bir şekilde aksettirmeyi başarmıştı... Araba yolcuğu, köy evinde çay ikram eden kız ve sondaki otopsi sahnesi...
Bir de şu dönberi (flashback) olayına bozuldum. Filmin ortasına gelmeden sonunu anlıyorsun. Aynı hata "Notebook" filminde de vardı. Orada da hikayeye konu olan kadın ile hikayeyi dinleyen kadının kırmızı elbiseler giymesi daha başından "Aha bu hikayeyi dinleyen kadın aslında kendi hikayesini dinliyor, ona anlatan adam da eski sevgilisi!" dedirtiyor izleyiciye.

